6 Haziran 2012 Çarşamba

ALLAH’IN YARATMASINDAKİ SIR

Düşünmeye başlayalım!
Hayata gözlerinizi açtığınız ilk andan itibaren, (eğer herhangi bir hastalığınız yoksa) çok net ve kusursuz bir görüntü ile karşılaşırsınız. Gördüklerinizin kesintisiz, sürekli olması ve herhangi bir yerinde eksik, çatlak veya leke olmaması nedeniyle gördüğümüz herşeyi, doğal olarak mutlak gerçekmiş gibi algılarız. Başka bir deyişle, bir şeyin gerçek olduğuna kanaatimizin gelmesi için en önemli ölçü, o şeyi görmektir. İşte, “görmeden inanmam” deyimi bu anlayıştan gelmektedir. Görme duyusunun üstüne eklenen özellikle dokunma ve koklama, tad alma, duyma gibi algılar ise karşılaştığımız nesnenin kesin olarak var olduğunu daha da pekiştirir.Birde tersini düşünelim; karşılaştığımız nesnenin görüntüsünün veya yüzey sertliğinin (kimi sinir ve beyin hastalıklarında olduğu gibi) gidip-geldiğini varsayalım. O nesnenin gerçek mi, hayal mi olduğuna karar veremeyiz. Bu durumda, baktığımız herşeyin aynı şekilde değişikliye uğradığını düşünürsek, eğer dünya bozulmaya uğramadıysa, algılarımızın bizi yanılttığını anlarız.
Aslında, o anda dünyanın gerçekten bozulmaya uğramış olmasının bizim için bir anlamı yoktur, nitekim bizim için dünya gerçekten bozulmaya uğramıştır. İki gerçeklik arasında bizim için asıl önemli olan ikincisidir, zira, evrende meydana gelen tüm olaylar, karşılıştığımız tüm varlıklar bizim için ancak, (kimi zaman bizi aldatabilen) algılarımız vasıtasıyla oluşur.Peki o zaman, algılarımızın bize mutlak gerçeği yansıttığından nasıl emin olabiliriz? Böyle bir şeyden kesinlikle emin olamayız, kaldı ki, emin olmamız da gerekmez, zira yaşadığımız dünyanın gerçeklerini yanlızca algılarımız meydana getirir. Böylelikle, karşılaştıklarımızın mutlak gerçek olamıyacağını akılda tutarak, (kimi zaman bizi aldatabilen) algılarımızın gerçek olduğuna ön-kabulle inanırız. Başka bir ifade ile, aslında görmeden inanmış oluruz. Bizi rahatlatan olay ise, tüm insanların nesneleri aynı şekilde algılamasıdır.
Bilimsel Görüş
Bunlar, felsefi bir yorum değil bilimsel gerçeklerdir. Bakın bilim bize ne diyor:Işık, ses, koku gibi etkiler göz, kulak, burun gibi duyu organları taraffından elektirik sinyallerine çevrilip sinirler kanalıyla beyindeki görme, işitme merkezlerine ve ilgili diğer merkezlere aktarılmaktadır. Söz konusu elektirik sinyalleri bu merkezlerde değerlendirildikten sonra görme, işitme ve diğer duyular idrakta algılanmaktadır. Dış dünyaya ait tüm bilgiler bize duyu organlarımız kanalıyla geldiği için, biz dış dünyayı tamamen idrakımızda algılamaktayız.
Zihnimizin dışında bir dış dünyanın varlığına ilişkin hiçbir maddi delil mevcut değildir. Bizim zihnimizin dışında bir dış dünya ister varolsun ister olmasın, “mekan” adını verdiğimiz şey tamamen zihin içindeki elektirik sinyallerinin meydana getirdiği algılardan ibarettir. Algının bir mekanı olmadığı için de tüm yaşamımız mekansızlık içersinde sürmektedir.


Gördüklerimizin mutlak gerçek olduğuna inanmak ise, (materyalist düşüncenin temelini oluşturan) temelsiz bir iddia, bir felsefedir. Böyle olamayacağı, yaşadıklarımızın farklı algılar olduğu, bugün bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Buna rağmen, hayati bir konu olarak görmediğimiz bu gerçeği, yanlızca felsefi bir konu olarak görerek gözardı edebiliriz. Oysa ki, iyi düşünüldüğünde bu gerçek, dünyaya (hayata) ve ölüme bakış açımızı tamamen değiştirecek ve şimdiye kadar bilmediğimiz bir çok sorunun cevabını verecektir.

ALLAH’IN VARLIĞININ VE İNSANIN YARATILIŞININ DELİLLERİNDEN RUH

İnsanın beyninde, her gün, her an bir mucize yaratılmaktadır. İnsanın beynine yalnızca elektrik sinyali ulaşmasına, beynin içi tamamen zifiri karanlık olmasına ve bu bölge yalnızca birkaç santimetrekare büyüklüğünde olmasına rağmen, bütün dağlar, denizler, ovalar, gökyüzü, uçsuz bucaksız manzaralar, evler, televizyonlar, insanlar, ağaçlar, kısacası bize görünen her şey onun içindedir. Oradaki her şey renklidir. Ama beynin içinde renk yoktur. Oradaki her şey aydınlıktır, ışıklıdır. Ama beynin içinde, hatta dışında bile ışık yoktur. Oradaki her şey gürültülü, seslidir. Ama beynin içi sessizdir. Oradaki her şeyin bir derinliği vardır; yıldızlar bizden uzak görünürken, elimizde tuttuğumuz kalem yakın görünür. Ama aslında her biri beynimizde aynı düzlem üzerinde, aynı satıhtadır. Güneş bizden kilometrelerce uzakta görünür. Ama aslında yanımızda, beynimizin içindedir. Güneş’in bizim beynimizde var olmasına sebep olan şey, yalnızca ve yalnızca elektrik sinyalleridir. Binlerce kilometre çapında olarak bildiğimiz dev gök cismi, aslında bir kaç santimetrekare içinde yaratılmaktadır. Ve tekrar hatırlatmak gerekirse, elimizle tutamadığımız, varlığından haberimizin dahi olmadığı yalnızca bir elektrik sinyali olarak.
GÖREN KİM?
Günümüzde bilimsel gelişmeler göstermektedir ki, dışarda var olan maddesel dünyaya ulaşmamız imkansızdır. Beynimizde muhatap olduğumuz tüm nesneler dışarda var olanların kendisi değil, onların bir yansıması olan gerçekte görme, işitme, dokunma gibi algıların toplamından ibarettir. Algı merkezlerindeki bilgileri değerlendiren beynimiz, yaşamımız boyunca maddenin bizim dışımızdaki “aslı” ile değil, beynimizdeki kopyaları ile muhatap olur. Biz ise bu kopyaları dışımızdaki gerçek madde zannederek yanılırız. Elinizdeki dergi, içinde oturduğunuz oda, önünüzdeki bütün görüntüler gerçekte beyninizin içinde görülmektedir. Peki bu görüntüleri beyninizin içinde gören kimdir? Beyninizin içinde, bir göze ihtiyaç duymadan bu derginin görüntüsünü gören, gördüklerini anlayan, okuduklarından etkilenen, bunlar üzerinde düşünen kimdir? Beyne ulaşan elektrik sinyallerini bir kulağa ihtiyaç duymadan, bir dostunun sesi veya en sevdiği şarkı olarak dinleyen, dinlediklerinden zevk alan kimdir? Bu algıladıkları ile düşünen, sevinen, üzülen, heyecanlanan varlık, protein ve yağlardan oluşan beynin kendisi olabilir mi? Bu sorular üzerinde düşünen bir insan şuurlu olarak gören, işiten ve hisseden varlığın madde ötesinde bir varlık olduğunu hemen fark edecektir. İşte bu varlık “ruh”tur.
Kapkaranlık beynimizin içinde, ışıklı, rengarenk, aydınlık, gölgeli görüntüleri oluşturan, elektrik sinyallerinden, küçücük bir mekanda koskoca bir dünyayı meydana getiren beyin olabilir mi? Beyin, proteinlerden ve yağdan oluşan kıvrımlı bir et parçasıdır.
Böyle bir et parçası, en ileri teknoloji ile üretilmiş televizyonlardan daha net, renkleri son derece canlı olan kusursuz bir görüntü oluşturabilir mi? Bir et parçasının üzerinde bu kalitede bir görüntü meydana gelebilir mi? Veya bu et parçası, en gelişmiş müzik setinden daha kaliteli, daha net, stereo bir ses meydana getirebilir mi? Yaklaşık 1.5 kilo ağırlığındaki bir et parçasının kendi kendine bu kadar kusursuz algılar oluşturabilmesi elbette imkansızdır. O zaman ruhumuza bu görüntüleri gösteren, ona gerçeğiyle aynı netlikte görüntü ve algılarla bir hayat yaşatan, üstelik bu görüntüleri kesintisiz olarak devam ettiren kimdir?
Ruhumuza, bütün görüntüleri gösteren, tüm sesleri duyuran, ruhumuzun zevk alması için tatları ve kokuları yaratan, tüm alemlerin Rabbi, her şeyin Yaratıcısı olan Yüce Allah’tır.
Tek mutlak varlığın madde olduğunu iddia eden, insan bilincinin de yalnızca beyindeki kimyasal olayların bir sonucu olduğunu zanneden materyalist düşünce bu konuda çıkmaz içindedir. Bunu görmek için, herhangi bir materyaliste şu soruları sorabilirsiniz:Görüntü beynimizde oluşuyor, ama bu görüntüyü beynimizde kim seyrediyor? Şu anda yanınızda bulunmayan alt kat komşunuzu gözünüzün önüne getirin. Onu bütün netliği ile görüyorsunuz. Kıyafetinin detayları, yüzündeki çizgiler, saçlarındaki beyazlar, sesinin tonu, konuşma üslubu, yürüyüşü ile hayalinizde çok net olarak canlandırdığınız bu insanı kim izliyor?
İşte bu ve benzeri soruları materyalistlere sorduğunuzda hiçbir cevap alamazsınız. Çünkü bu soruların tek cevabı, Allah’ın insana vermiş olduğu ruhtur.
RUHUN GERÇEK KAYNAĞI NEDİR?
Bu sorunun cevabını bize veren kaynak Kuran’dır. Allah Kuran’da insanı önce bedenen yarattığını, sonra da ona “ruhundan üfürdüğünü” şöyle bildirmiştir:
Hani Rabbin meleklere demişti: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın.” (Hicr Suresi, 28 – 29)
Sonra onu ‘düzeltip bir biçime soktu’ ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (Secde Suresi, 9)
Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere, ruhun kaynağında Allah’ın Kendi ruhu vardır. Allah’ın insana vermiş olduğu ruh sayesinde insan, kendi varlığının şuurunda olan ve “ben, benim” diyen bir varlık olabilmiştir. İnsan, bu ruh ile düşünen, konuşan, sevinen, kararlar alan, medeniyetler kuran, ülkeler yöneten bir varlıktır. Akıl ve vicdan sahibi her insan, hayatı boyunca yaşadığı her olayı beyninin içindeki ekranda izleyen varlığın, ruhu olduğunu hemen anlayacaktır.

GÖRÜNTÜLERİ RUHUMUZA İZLETTİREN KİMDİR?
Bizim “dış dünya” olarak izlediğimiz görüntüler, yalnızca Allah’ın bizim için yarattığı özel görüntülerdir. Gerçekte dış dünyanın aslı ile hiçbir zaman muhatap olamayız. Gördüğü görüntüden dolayı heyecanlanan, sevinen, üzülen, endişelenen ruhtur. Bize her şeyi seyrettiren, üstün ilim sahibi Allah’tır. Ruhumuz, beynimizde oluşan görüntüleri izlemektedir. Allah bu şekilde bizim için bir dünya hayatı yaratmakta ve bizleri imtihan etmektedir.
Allah, dünya olarak algıladığımız görüntülerin belirli bir hikmet ve ilimle ruh dediğimiz varlık tarafından algılanmasını sağlar. Allah bize dilediği görüntüleri gösterdiği sürece biz hiç farkına varmadan olaylara tepki veririz, halbuki biz ruh ve ruhun seyrettikleri dışında bir dış dünya ile muhatap değilizdir.
Dikkat Edin!
Bu noktadan sonra, konuyu anlamak için daha dikkatli takip etmeniz gerekecek.Birkaç metre ilerideki koltuğa baktığımızda, onun orada olduğuna ilk anda kanaatimiz gelir. Yanına gidip üstüne oturduğumuzda ise, hiç düşünmeden, üstünde rahatlıkla gazetemizi okuyabileceğimizi biliriz. Bir de şöyle düşünün; gözlerinizi kapayın ve aynı yerde, aynı koltuğu hayal edin. Belki biraz bulanık olabilir, ama aynı koltuğu, aynı yerde, bakmadan görebilmekteyiz. Peki hayal ettiğimiz koltuk aslında nerede oluşmuştur? Bu soruya şimdilik, “zihnimizde” diye cevap verelim ve bu noktayı aklımızda tutalım. Bu durumda, ilk olarak, gözlerimiz açık iken gördüğümüz koltuk nerede oluşmuştur? Birkaç metre önümüzde mi? Yoksa o da zihnimizde mi belirmiştir? Doğal olarak, o da zihnimizde meydana gelmiştir. Aradaki fark, özellikle dokunma ve diğer duyuları vucüdumuzda tepki yaratacak şekilde hayal edemememizdir. Yani, hayal ettiğimiz koltuğun sertliğini ya da yumuşaklığını hissedemeyiz, kumaşının ya da derisinin kokusunu duyamayız. Eğer bunu başarabilseydik, hangi görüntünün gerçek olduğuna karar veremezdik! Nitekim kimi zaman rüyamızda yediğimiz bir elmanın tadını,ağırlığını veya kokladığımız bir çiçeğin kokusunu, yumuşaklığı hissederiz ki, bu tip rüyalar gerçeğinden ayırt edilemez. Hatta kimi zaman yaşadığımız olaylardan daha derin izler bırakır.
Buraya kadar okuduklarınızdan kesin bir sonuç çıkarmamış olabilir, hatta anlamakta zorluk çekiyor olabilirsiniz. Lütfen acele etmeyin ve biraz daha sabredin. Şimdi yazılanların daha iyi anlaşılması için yaşadığımız olaylardan örnekler verelim.
Hipnoz Gerçeği
Hipnoz, uzun zamandır bilinen ve bugün modern tıpta yararlanılan bir tedavi yöntemidir. Hipnoz edilen hastalar uyku halindeyken, kendilerine verilen telkinlere uyarlar ve gerçekten yaşıyormuş gibi tepki verirler. Bu tepkinin şiddeti, yaşanan hipnozun derinliğine göre değişir. Kimi zaman, kendilerine iyileştikleri telkin edilen hastaların ağrıları dinmiş, kimi zaman kendilerine yapılan iğnelerin acısını hissetmemişleridir. Böylelikle fiziksel tepkilerde vererek, hipnoz anında yaşadıklarını gerçek hayata taşımışlardır.
Bu tedavi yönteminin bize gösterdiği gerçek nedir? Yukarıdaki satırlarıda aklımıza getirirsek, şu sonuca rahatlıkla ulaşabiliriz: Zihnimizde hayal ettiğimiz dünyadaki algılar, fiziksel tepkiler verecek kadar şiddetli olsaydı, hayalimizin şuan yaşadığımız dünyadan bir farkı kalmazdı. Kimi zaman bu telkinler hayal etmemize gerek kalmadan, kendiliğinden rüyamızda yada hipnozda olduğu gibi dışarıdan gelerek oluşur. Kaynağı ne olursa olsun zihnimizde meydana gelen algılar, fiziksel tepkiler verecek kadar şiddetli olduğunda dünyamızın gerçeklerini oluşturur.
Sonuç
Bu noktada şu sonuca ulaşmaktayız: Gerek duyu organlarıyla, gerek rüya yada hipnoz ile oluşan görüntüler yada hisler her zaman aynı yöntemle meydana gelir. Hepsi, zihnimizde meydana gelen algılardır. Bu ne demektir? Gerçekliğinden asla şüphe etmediğimiz evren, aslında zihnimizde oluşan bir algıdan ibarettir. Algının mekanı olmadığı içinde, tüm yaşamımız mekansızlık içinde sürmektedir. Tıpkı, bir projeksion makinesinin üç boyutlu bir film göstermesi gibi, zihnimizde de (kendimizin de dahil olduğu) üç boyutlu bir görüntü oluşur. Filmde yeralan kişiler, gerçekten kendilerini bir mekanın içinde zannedebilirler. Ayrıca, filmin içindeki olaylar da, belirli mantık (fizik) kuralları çerçevesinde gelişebilir. Ancak, bunlar da, aynı zihnimizde algıladığımız duyular gibi, mekansızlıkta meydana gelen üç boyutlu görüntülerdir. Aradaki fark, filmi dışarıdan izlediğimiz için bunun bir görüntü olduğunu bilmemize rağmen (kimi zaman, bu unutularak filmin gerçek olduğu hissinede kapılınır), zihnimizde oluşan görüntüleri, içinde yer almamız ve duyu organlarımızla uyumlu bir şekilde algıladığımız için, mutlak gerçek sanmamızdır. Bu örnekte ne demek istenildiğini anlamak kolaydır, ama bizim de içinde yer aldığımız üç boyutlu bir görüntünün elektrik sinyallerinden meydana geldiğini kavramak güç olabilir.

Bu durumda, şu soruyu sormak gerekir: Madem ki, herşey zihnimizde oluşan algılardan ibarettir ve hiçbir neden yaşadığımız olguların asıl sebebi değildir, öyleyse demire sertliğini, suya kaldırma kuvvetini, güneşe sıcaklığını veren ve daha milyarlarca fizik kanunu meydana getiren kimdir? İşte bu, yeri, göğü ve ikisi arasındakileri yaratan ve yaratmaya devam eden Allah’ın yaratmasıdır. Eğer Allah, yaratmayı durdurursa herşey yok olur gider. Bizleri, gördüklerimizi, yaptıklarımızı, başımıza gelen ve gelecek herşeyi yaratan Allah, bu şekilde kaderimizi de, ahiretteki durumumuzu da yaratır. Zira O’nun yaratması olmadan tek bir yaprak dahi kıpırdamaz, gemiler suyun üstünde duramaz, kuşlar gökyüzünde uçamaz ve gölgeler oluşamaz. Şu ana kadar okuduğunuz gerçekler, Kuran’ın yüzlerce ayetinde yer almaktadır. Allah, bizim bu ayetleri düşünerek, yaratılışın özünü kavramamızı ve O’nun kadrini gereği gibi takdir ederek yaşamamızı ister. Şüphesiz O’nun bize öğrettiğinden başka bizim bilgimiz yoktur.

RUHUN VARLIĞI NEYİ KANITLAR?
Ruhun varlığı, Yaratılışın kanıtıdır. Ruh ve ruha ait özellikler, evrim teorisinin tesadüf dogmasıyla ya da materyalist felsefenin “organize olmuş madde” iddiasıyla asla açıklanamaz. Nöronlar ve onları oluşturan atomlar düşünemezler, karar veremezler, felsefi fikirler öne süremezler, sevgi, şefkat hislerini bilemezler. Tek mutlak varlık olan Yüce Allah, içinde bulunan tüm canlılarla birlikte kainatı yaratmıştır ve her an yaratmaya devam etmektedir. İnsanı insan yapan vasıf, Allah’ın insana verdiği ruhtur. Her insan kendisi için önceden tespit edilmiş ecel vakti geldiğinde ruhunu yine Allah’a teslim edecek ve dünya hayatındaki yaşamı son bulacaktır. Ruh ise, ahiretteki sonsuz yaşamında varlığını devam ettirecektir.

ALLAH İNSANA RUHUNDAN ÜFLEMİŞTİR

California Üniversitesi’nden nörobilimci ve psikiyatri profesörü Jeffrey M. Schwartz, beyinde nasıl kırmızının algılandığını, güzel bir müziğin nasıl biftek yemekten farklı olarak yorumlandığını ve neden en detaylı MR’ların bile söz konusu yorumlama mekanizması hakkında hiçbir delil vermediğini çözmeye çalıştıktan sonra şu önemli soruyu sorar:
…neden beyin mekanizmaları üzerinde çalışmak, hatta moleküler seviyede çalışmak, bu sorulara hiçbir şekilde bir cevap sağlayamamaktadır? (Jeffrey M. Schwartz, Sharon Begley, The Mind and The Brain “Neuroplasticity and the Power of Mental Force”, Regan Books, 2003, s. 26-27)
Bunun cevabı şudur: Çünkü söz konusu yorumlama mekanizmasının cevabı beyinde değildir. Bu mekanizma ile ilgili soruların cevaplarına insan hücrelerini inceleyerek, nöronları tetkik ederek, moleküler düzeyde araştırmalar yaparak ulaşmak mümkün değildir. Çünkü insana dış dünyayı algılatan şey, insanın bedeninin içinde değildir. O; beynin, nöronların, hücrelerin, elektrik sinyallerinin dışında bir şeydir. O; Yüce Allah’ın insana bahşettiği ruhtur.
Allah bir ayetinde şöyle buyurur:
“Sonra onu ‘düzeltip bir biçime soktu’ ve ona Ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz?” (Secde Suresi, 9)
Algılayanın ruh olduğunu, maddeden bağımsız olduğunu anlayamayan kişilerin düştükleri önemli bir hata vardır. Onlar, gördükleri görüntülerin beyinde bir ekranda var olduğu gibi bir ihtimal ile karşı karşıya kalırlar. Oysa insanın beyninde, dış dünyanın var olduğu bir ekran olduğunu düşündüğümüzde, o ekranı izleyen bir küçük adamın da varlığını ister istemez kabul etmemiz gerekir. Onun beynindeki ekranı da izleyen bir başka küçük adam olmalı ve bu silsile bu şekilde devam etmelidir. Fakat insanın beyninde bir ekran ve orada olayları izleyen başka bir küçük adam yoktur. İnsanın beyni kapkaranlıktır, sessizdir. Orada, proteinlerin oluşturduğu nöronlar ve ileri geri hızla hareket eden elektrik sinyallerinden başka bir şey yoktur. O elektrik sinyallerinin, bir et parçasının içinde bir çiçeği görmesi, onu koklaması, ona dokunması, ondan zevk alması, uzaklarda hareket eden gemiyi görmesi, bir çileğin tadından keyif alması imkansızdır. Bir orkestranın çaldığı senfoniyi zevk içinde uzun uzun dinlemesi mümkün değildir. İnsana bu kadar hareketli, coşkulu, rengarenk, dopdolu, üç boyutlu ve muhteşem netlikteki bir dünyayı oluşturanın elektrik sinyalleri olmayacağı açıktır. Bu dünya içinde insanın sevinip üzülmesini, heyecanlanıp kaygılanmasını, hatırlayıp neşelenmesini, özleyip özlem gidermesini sağlayan da kuşkusuz ki yine elektrik sinyalleri değildir. Dünyanın en ünlü profesörleri bir araya gelseler, Jeffrey M. Schwartz’ın da belirttiği gibi, insanın beyninin içinde hiçbir yerde, bu algılayan mekanizmayı bulamayacaklardır.

Beynin içindeki görüntüyü “görüyorum” diyen, beyin içindeki sesleri “duyuyorum” diyen, kendi varlığının şuurunda olan bilinç sahibi varlık, Allah’ın insana vermiş olduğu ruhtur. Materyalist zihinlerin, ortaya çıkmasından en çok çekindikleri gerçek budur. Ruh, göze ihtiyaç duymadan görür, ellere ihtiyaç duymadan dokunur, kulağa ihtiyaç duymadan duyar, buruna ihtiyaç duymadan koku alır ve ağıza ihtiyaç duymadan tadar. Bilim adamlarının yıllardan beri çözmeye çalıştıkları “algılayan kim?” sorusunun yegane cevabı ruhtur. Allah, insanın ruhuna sürekli olarak görüntüleri seyrettirir, gece gündüz, bu dünyada veya rüyada sürekli olarak o insana ait bir dünya yaratır. O dünyanın içinde her şey mükemmel görünümdedir, kusursuzdur. Öyle ki, karşımızdaki net görüntünün, derinlik hissinin gerçekte yalnızca bir hayalden ibaret olduğunu, gerçek dış dünya ile hiçbir bağlantısının olmadığını anlamamız son derece güçtür. İşte bu, dilediği zaman, birkaç santimetrekarelik bir alan içinde sonsuz alemler yaratabilen Yüce Rabbimiz olan Allah’ın kusursuz, eşsiz, muhteşem yaratışıdır.
“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr Suresi, 24)
Beynimizde Allah dilediği için kusursuz bir görüntü oluşur, Allah dilediği için kokular vardır, Allah dilediği için güzel bir müziği kusursuzca dinler ve bundan zevk alırız. Yine Allah dilediği için dokunarak tanır, anlar ve hissederiz. Allah dilediği için yediğimiz bir yemeğin lezzeti vardır. Allah’ın emriyle, insanın zihninde yoktan bir dünya var olur. Rabbimiz, hiç yoktan, insanın kendi zihninde, yalnızca ona ait olan, yalnızca onun görüp tanıyabildiği bir alem yaratır. Bu dünya, dışarıdaki dünya değildir. Dışarıdaki dünyaya insanın ulaşabilmesi imkansızdır. İnsanın, Allah’ın dilemesi dışında, bir başkası için yaratılan dünyaya da ulaşabilmesi mümkün değildir. O yalnızca, Rabbimiz’in kendisi için yarattığı dünyada yaşayabilir, onu izleyip seyredebilir. Bunun dışına çıkması imkansızdır. Allah bir ayetinde şöyle buyurur:
“Sana ruhtan sorarlar; de ki: “Ruh, Rabbim’in emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir.” (İsra Suresi, 85)

İNSANIN RUHUM DEDİĞİ VARLIK DA ALLAH’A AİTTİR

İnsan, yaşamı boyunca Allah’ın, insan beyninin içinde kişinin kendisine gösterdiği görüntülerle muhatap olur. Herşey insanın beynindeki çok küçük bir görme merkezinde oluşan elektrik sinyallerinden ibarettir. Gördüğü görüntülerin dışarıda aslı vardır, ancak insan sadece beyninde yaratılan görüntüyü görür. Allah dış dünyayı beynimizin içinde bizler için yalnızca bir yansıma olarak yaratır ve biz de tüm bunları Allah’a ait olan ruhumuz ile izleriz. Tüm bunları gören, işiten, hisseden, sahiplenen ruhtur.
İnsan, Allah’ın ruhunda yarattığı tüm bu algıları düşündüğünde, herşeyin özünün maddede değil, asıl olarak ruhta bittiğini hemen anlar. Çünkü ruhun maddeyi kontrol ettiği ve yönlendirdiği çok açıktır. Hisseden ruhtur ve bu hisler doğrultusunda madde yani bedenimiz ve çevremizdeki olaylar şekillenir. Et ya da kemik parçası üzülemez, sevinemez, heyecan duyamaz, kararlar alamaz, akıl ve muhakeme yeteneğine sahip olamaz. Hisseden, düşünen, kararlar alan, sürekli vicdanını kullanmaya çalışan, sevinen ruhtur. İnsanın “benim” diyerek sahiplendiği ruhu ise, Yüce Rabbimiz’in Kuran’da, “Ki o, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden (sülale’den). Basbayağı bir sudan yapmıştır. Sonra onu ‘düzeltip bir biçime soktu’ ve ona Ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz?” (Secde Suresi, 7-9) bildirdiği üzere, gerçekte Allah’ın ruhudur. Allah, akıl ve şuur verdiği, üstün bir yaratılışla yarattığı insana gözler ve gönüller vermiş, ona Ruhundan üflemiştir. Ruh Allah’a aittir; insanın benim diyerek sahiplendiği ruhu Allah’ın ruhudur. Allah, sonsuz aklı ve sonsuz yaratma gücüyle bu yaratmayı öyle mükemmel bir şekilde yapmaktadır ki, insan imtihanının bir gereği olarak, kendisine verilen bu ruhu sahiplenmekte, ona ‘benim’ diyebilmektedir.
İnsan müthiş zenginlikte ve türlü ayrıntılarla süslenmiş bir hafızaya sahiptir. Allah insan için hafızayı, geçmiş ve geleceğinin bir bütünü olarak, an an yaratır. Var olduğu her an, Allah insan için hafızayı sürekli olarak yaratmaktadır. Örneğin şu an bu satırları okuyorsunuz, birkaç dakika sonra bu yazı sizin hafızanızda bir an olarak yerini alacaktır. Belki birkaç gün, belki aylar hatta yıllar sonra bu yazı Allah’ın sizin için yarattığı hafızanızda yerini koruyacak, zaman zaman aklınıza gelecektir. Hafızanızı ve hatırlama gücünüzü zorlayıp kendinizle ilgili anılarda geçmişe doğru gittiğinizde, birçok detayı hatırlayabilirsiniz. Hatta birçok olay ile ilgili, belki de hiçbir önemi olmayan sayısız ayrıntı zihninizde canlanabilir. Örneğin üzerinden uzun yıllar geçmiş olsa da, okula ilk başladığınız gün ile ilgili yaşadığınız bir olay, arkadaşlarınız ile oynadığınız oyunlar, sevdiğiniz bir oyuncağı gördüğünüzde duyduğunuz sevinç, bunların tümü sizin hafızanızda bir an olarak tutulmaktadır. Hayatınız boyunca yaşadığınız, sayısını rakamsal olarak ifade edemeyeceğiniz kadar çok olay, sizin için, ‘hatıra’ olarak ifade ettiğiniz hafızanızı oluşturur. Yaşadığınız her an, bu hafızanın bir parçası haline gelir. İnsan, Allah hafızayı yarattığı için ruhu sahiplenmekte ve ruhunun kendisine ait olduğu yanılgısına kapılmaktadır. Hatıralarını düşündüğünde “orada mutlu olmuştum, o gün heyecan duymuştum, şu şekilde hissetmiştim” dediğinde, bunları yaşayanın kendi ruhu olduğu yanılgısına düşer.
Oysa önceki satırlarda da ifade edildiği gibi, insanın dünyada imtihan olmasının bir gereği olarak Allah hafızayı var etmektedir. Allah sonsuz aklıyla imtihan ortamını en mükemmel şekilde yaratmaktadır. Olaylara Kuran’ın bakış açısıyla bakan kişi, bu yaratılıştaki büyük sırları farketmekte ve imtihan ortamının harikalığının şuurunda olarak yaşamaktadır. Kuran ruhundan ve Kuran ahlakından uzak yaşayan kişiler ise, içinde bulundukları gaflet sebebiyle Allah’ın yarattığı bu büyük gerçekten habersiz yaşarlar.
Allah’ın insana “benim” duygusuyla hissettirdiği ruh, tamamiyle Allah’ın ruhudur. Yine Allah’ın yaratmadaki sonsuz harikalığının bir tecellisi olarak, Allah’ın, insana ruhunun kendisine aitmiş hissini vermesi de, bu yaratılışın aslını bilen kişi için bir güzellik ve imtihanın harikalıklarından birisidir.
Ruhumuzdaki coşkulu sevgiyi düşündüğümüzde, bunun bize aitmiş gibi güçlü bir hisle yaratılmasına karşı, aslında sevenin Allah olduğunu da unutmamalıyız. Ruhumuzda oluşan her türlü his, Allah’ın sonsuz ruhuna aittir. Allah’ın dilediği ve izin verdiği ölçüde biz bunu kendimize aitmiş gibi hissederiz; hafızamızdaki detaylar ve canlılıktan ötürü böyle bir yanılgıya düşeriz. Aslında seven, sevilen, düşünen, merhamet eden, şefkat duyan, acıyan, güzelliklerden zevk alan, hep iyiyi ve güzeli bilen ve yönelen, vicdanı kullanmayı seçen, Allah’ın insana üflediğini bildirdiği Ruhu’dur.

İNSAN BİLİNCİNİN KAYNAĞI VE SIRLARI

Acaba neden bilinçlisiniz, bunu hiç düşündünüz mü?
Çevrenize baktığınızda, bilincin sıradan bir şey olmadığını kolaylıkla anlayabilirsiniz. Oturduğunuz odadaki eşyalara bakın. Bir sandalyeyi düşünün, örneğin. Bu sandalyenin bir bilinci yoktur. Kendi varlığının farkında değildir. Düşünmez, görmez, hissetmez. Sandalyeyi meydana getiren parçalarda, örneğin tahtada, çivilerde, tutkalda, kumaşta, süngerde de bir bilinç yoktur. Bunları daha detaylı incelerseniz, hepsinin belli moleküllerden, bu moleküllerin de atomlardan oluştuğunu görürsünüz. Elbette bu atomların da bir bilinci yoktur. Belli bir düzen içinde biraraya getirilmiş, cansız, akılsız birer madde-enerji karışımıdırlar.
Etrafımızdaki hangi maddeyi incelersek inceleyelim, bilinçsiz olduğunu görürüz. Hangi elementlerden meydana gelmiş olursa olsun, hangi formda (sıvı, katı veya gaz halinde) bulunursa bulunsun madde bilinçsizdir. Bir sandalye, bir taş, bir bardak su; hiçbirinde bilinç yoktur.
Peki sizin bilinciniz nereden gelmektedir?
Eğer bu soruya “beynimden” diye cevap verecek olursanız, bu yüzeysel bir cevap olur. Çünkü beyin de, detayına inildiğinde, bir sandalye, bir taş veya bir bardak su gibi atomların yanyana gelmesiyle oluşmuş bir madde yığınıdır. Bir tahta sandalyede nasıl atomlar belli bir düzen içinde bir araya getirilmişlerse, sizin beyninizdeki atomlar da belli bir düzen içinde bir araya getirilmişlerdir ve aralarında çeşitli bağlar kurularak birleştirilmişlerdir. Sandalyenin atomları düşünemediği gibi, beyninizdeki atomlar da düşünemezler.
Bu da gösterir ki, bilinciniz, beyninizdeki atomlardan, moleküllerden, hücrelerden daha farklı bir kaynaktan gelmektedir. Bu kaynak, ruhtur.
‘Organize Olmuş Madde’ Safsatası
Materyalistler, madde dışındaki tüm varlıkları reddettikleri için ruhun varlığını kabul etmemek konusunda son derece ısrarlıdırlar. Bu nedenle insan bilincini, beyni oluşturan maddelere indirgemeye çalışırlar. Bunun için kullandıkları temel varsayım, “organize olmuş madde” kavramıdır. Yani onların iddiasına göre, insana bilinç kazandıran etken, beynin içindeki nöronların arasında çok iyi bağlantılar olmasıdır. Bu nöronlar arasındaki kimyasal ve elektriksel hareketliliğin, “benlik” dediğimiz şuuru oluşturduğunu iddia etmektedirler.
Ancak materyalizmin bu iddiası hiçbir kanıta dayanmamaktadır ve ayrıca mantıksal olarak da kabul edilemezdir. Maddenin, organize oldukça şuur kazandığını iddia etmek oldukça akıldışıdır. Ayrıca, bunu gösteren hiçbir kanıt yoktur. Canlılar dışındaki en iyi “organize olmuş madde”ler, günümüzün bilgisayarlarıdır. Ama bu bilgisayarların hiçbirinde bir “benlik şuuru” yoktur ve bunun sağlanabileceğine dair varsayımların boşuna olduğu da anlaşılmış bulunmaktadır. Bir bilgisayar, çok iyi bir programlama sayesinde çok başarılı işlemler yapabilir, ama bir “bilinç” sahibi olamaz. Bir bilgisayar ne kadar gelişmiş olursa olsun, sonuçta bir “hesap makinesi”dir.
Dahası, sözünü ettiğimiz bilgisayarlar, insan bilinci tarafından tasarlanmış, büyük bir bilgi ve teknoloji sayesinde üretilebilmiş araçlardır. İnsan bilincinin çok çok gerisinde olan bilgisayarların, maddenin kendi kendini rastlantılar sonucunda organize etmesiyle oluştuklarını iddia etmek son derece mantıksız ve akıl dışı iken bilgisayarlardan çok daha üstün ve kompleks olan insan bilincinin rastlantılar sonucunda oluştuğunu iddia etmek çok daha mantıksızdır.
Hiçbir rastlantısal olay, yüzmilyarlarca yıl verilse dahi, düşünme, zevk alma, karar verme, adalet, dürüstlük, merhamet, şefkat, sevgi gibi hislere sahip, heyecanlanmayı, özlemeyi, vefayı bilen bilinci, cansız maddeleri bir araya getirerek oluşturamaz. Hiçbir rastlantısal olay, akledemeyen, düşünemeyen bir varlığa sanat eserleri meydana getirebileceği, en zor matematik problemlerini çözebileceği, uzaya gidecek teknolojiyi üretebileceği, atomları inceleyerek çözebileceği bir bilinci kazandıramaz. Yüz milyarlarca yıl geçse ve bütün imkanlar verilse dahi bir maymun, Rembrandt gibi resim yapıp, Beethoven gibi besteler yapamaz, New York gibi bir şehri inşa edip Einstein gibi fiziğin kanunlarını çözemez.
Beynin İşlevlerini Aşan Bir Olgu
Ruhsal özelliklerin beyinden kaynaklandığına inanan materyalistler, beynin yapısı çözüldükçe giderek daha büyük bir çıkmaza düşmektedirler. Günümüzde beyinde bütün duyulara ait merkezler tespit edilebilmektedir. Bir kası çalıştırmak için hangi bölgenin kullanıldığı, beyindeki elektriksel ve kimyasal faaliyetler gözlemlenerek saptanmaktadır. Hatta bu bölgelere yapılan müdahalelerle çeşitli tedaviler yapılabilmektedir. Yani bilim adamları neredeyse beynin bütün organik işlevlerini, bunların hangi mekanizmalarla çalıştığını tespit etmişlerdir. Ancak, insanın ayırt edici özelliği olan bilince ve ona bağlı özelliklere ait bir bölge beyinde yoktur.
Bu nedenle, ruhu beynin bir fonksiyonu olarak kabul eden (yani ruhu maddeye “indirgemeye” çalışan) materyalist anlayış, insanın sırlarını çözdüğünü zannederken gerçekte büyük bir sırla karşı karşıya kalmıştır.
Beyin araştırmalarındaki gelişmeler, bazı materyalistleri de bilincin yapısı hakkında yeni yorumlar yapmaya itmiştir. Bunlardan biri Bristol Üniversitesi profesörlerinden Nöropsikolog ve Beyin Araştırmaları Bölüm Başkanı Richard L. Gregory’dir. Gregory bilinç konusunu açıklarken şunları söyler:
“Bilinç, zihnimizin en bildik ama en gizemli unsurudur. Bir yandan her birimiz için deneyim yaşayan, algıları ve duyumları idrak eden, acı çeken, fikir üreten ve bilinçli olarak plan yapan daha kesin bir şey var mıdır? Diğer yandan dünyada bilinç ne anlama gelebilir? Maddi bir dünyada maddi vücutlar böyle bir şeye nasıl sahip olabilirler? Bilim, görünüşte gizemli olan birçok şeyin sırrını ortaya çıkardı. Manyetizma, fotosentez, sindirim, hatta üreme gibi. Oysa bilinç bunlara kesinlikle benzemiyor.”
Materyalist önkabullerle yola çıkan bazı bilim adamları ise, deliller karşısında önyargılarını terk etmeye karar vermişlerdir. Bunlardan biri, beyin konusundaki araştırmaları ile tanınan Beyin Cerrahı Wilder Penfield’dır. Penfield, yıllarca süren çalışmalardan sonra ruhun varlığının inkar edilemeyecek bir gerçek olduğu sonucuna varmıştır:
“… Aklı sadece beyin fonksiyonu olarak yıllarca açıklamaya çalıştıktan sonra, bir kişinin, varlığımızın iki önemli unsurdan meydana geldiğini savunan hipotezi benimsemesinin daha mantıklı olduğu sonucuna vardım… Aklı, beynin içindeki sinirsel işlemler bazında açıklamanın imkansız olacağı kesin olarak gözüktüğü için, varlığımızın iki önemli unsur (madde ve ruh) açısından açıklanması gerektiği savını seçmek zorunda kalıyorum.”
Tuğladaki Atomlar, Beynimizdeki Atomlar
Bilinç konusunda çağımızın en önde gelen otoritelerinden biri, Oxford Üniversitesi’nin Nobel ödüllü bilim adamı Roger Penrose’dur. Ünlü fizikçi Stephen Hawking’in de yakın çalışma arkadaşı olan Penrose, astronomi konusundaki uzun çalışmalarının ardından beynin yapısını ve bilinç konusunu araştırmaya başlamıştır. Penrose’un The Emperor’s New Mind (İmparatorun Yeni Zihni) adlı kitabı, bu konudaki en önemli eserlerden biridir.
Roger Penrose, bu kitapta, materyalistlerin “bilinç üreten beyin” teorilerine karşı şunları yazar:
“Bazı nörofizyologlar da, özellikle beyindeki ağsı yapının bilincin ‘yerini’ -gerçekten böyle bir yer varsa- oluşturduğu görüşündeler. Ne de olsa ağsı yapı beynin genel uyanıklık durumundan sorumludur… Bilinçli olmak için ihtiyacımız olan sadece aktif bir ağsı yapı sistemi ise, kurbağalar, kertenkeleler ve morina balıkları bile bilinçli demektir!”
İnsanı bilinçli bir varlık kılan elbette bilinçsiz atomların yan yana dizilmeleri değildir. Düşünen, karar veren, konuşan, konuşulanları anlayan varlığın beynimizi ve vücudumuzu meydana getiren cansız atomlar olmadığı apaçıktır. Bilinç ve ona bağlı davranışların sadece maddenin bir işlevi olduğunu düşünenlere karşı Penrose şunları söylemektedir:
“Belirli bir kimseye onun insan kimliğini veren nedir? Bir dereceye kadar vücudunu meydana getiren atomlar mıdır? İnsan kimliği atomları meydana getiren elektron, proton ve diğer partiküllerin özgün seçimine mi bağlıdır? Bunun böyle olmadığını gösteren en azından iki neden vardır:
Birincisi, yaşayan herkesin bedenini meydana getiren materyalde aralıksız bir değişim vardır. Bu, her ne kadar doğumdan sonra yeni beyin hücreleri meydana gelmese de, bir kimsenin özellikle beyin hücreleri için de geçerlidir. Doğumdan beri her bir hücrenin ve vücudumuzu meydana getiren maddelerin hemen tamamı defalarca değiştirilmiştir.
İkinci neden, kuantum fiziğinden gelir… Eğer bir kimsenin beynindeki bir elektron, bir tuğladaki diğer bir elektronla değiştirilse idi, sistemin durumu bir önceki ile tamamen aynı olurdu, adeta ayırt edilemezdi. Aynı şey protonlar ve diğer bütün parçacıklar için de geçerlidir. Eğer bir kimsenin bedenindeki tüm madde bu evin tuğlalarındaki uygun parçacıklar ile değiştirilse idi, tam anlamı ile hiçbir şey fark etmezdi.”
Penrose bir insanın bütün atomlarını tuğlanın atomları ile değiştirsek bile insanı bilinçli yapan özelliklerin tamamen aynı kalacağını açıkça ifade etmektedir. Ya da tam tersini düşünebiliriz. Eğer beynin atomlarının parçacıklarını tuğlanınkilerle değiştirirsek bu da elbette tuğlayı bilinçli yapmaz. Tuğla yine tuğla olarak kalır. İnsanı insan yapan özelliklerin maddenin bir özelliği olmadığı, onun dışında bir varlık olduğu çok açıktır.
Bilinç Mucizesi
Beyin algılarla bağlantılı olarak çalışan ve belirli merkezlerde bu algıları toplayarak bunları birleştiren bir organdır. Ancak beyinle ilgili bütün bilgilerin toplamı dahi, bilim adamlarına bilinç hakkında aradıkları cevabı vermemektedir. Örnek olarak, görme işleminin nasıl gerçekleştiğini ele alalım. Bir cisimden örneğin bir çiçekten gelen uyarılar gözümüze ulaşır. Göz, bir kamera gibi bu görüntüyü yakalar ve beyindeki sinirlere iletir. Sinirler boyunca yol alan çiçek görüntüsüne ait bilgiler, beynin görme merkezine ulaşır ve bu bölgede çiçek görüntüsü meydana gelir. Buraya kadar olan süreçte beynin mekanik işlemleri söz konusudur. Ancak beynin görme merkezinde duran çiçek görüntüsünü gören, onun bir çiçek olduğunu anlayan, hafızasındaki diğer çiçeklerle kıyaslayan, çiçekten aldığı kokularla anıları canlanan varlık, beynin bizim anlayabildiğimiz maddi yapısının dışındadır. Beynin içinde oluşan görüntüyü bir göze ihtiyaç duymadan gören, bu görüntünün kokusunu bir burna ihtiyaç duymadan koklayan bir varlık vardır. Bilim adamlarını hayrete düşüren mucizevi nokta budur.
Beynin sinirlerden, atomlardan oluşan maddesel yapısı, insanın hizmetine verilmiş üstün bir makinedir. Ancak insanın ruhuna ait olan ve insanı insan yapan özellikler beynin bu maddesel yapısının dışındadır. Beyin, bu özelliklerin ortaya çıkışında sadece bir aracı görevi görmektedir. Yani ruhun kendi dışındaki dünyayla bağlantısı, beyinde odaklanan algı merkezleri sayesinde gerçekleşmektedir.
Bilinç çalışmalarının önde gelen bilim adamı Eccles’ın bu konudaki yorumu şöyledir:
“Materyalist çözümler bizim tecrübe ettiğimiz eşsizlik karşısında çaresiz kaldıkları için, Benlik veya Ruh eşsizliğine doğaüstü, ruhsal bir yaratılış özelliği vermek zorunda kalıyorum. Teolojik terimlerle açıklamak gerekirse: her bir Ruh, döllenme ve doğum arasında gelişen fetüse ekilmiş yeni bir İlahi yaratılıştır.”
Bilinç, bir anda ortaya çıkmış, sadece insana özgü üstün bir özelliktir. Allah, bu özelliği insana akletmesi için vermiştir. İnsanın yapması gereken ise; alemleri yoktan vareden Yüce Allah’ı gerektiği gibi tanıyıp takdir etmek ve kendisine verilen sayısız nimete, her an şükretmektir.

KURAN’DA ‘RUH’ KAVRAMI

“Ruh” kavramı; hayat, idrak ve hareketin kaynağı, manevi varlık, vahiy, Allah kelamı, Kuran-ı Kerim, kuvvet, vahiy meleği, Cebrail (a.s), his, duygu ve benzeri manalar için kullanılır. (Raşid el-İsfahânî, el-Müfredât) Garibil-Kur’ân, Mısır 1961, “ruh” md.) Ruh kelimesi Kuran’da birkaç yerde geçmekte ve değişik manalara gelmektedir.
Sana Ruh’tan sorarlar; de ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir.” (İsra Suresi, 85)
1) Allah, Hz. Adem’i topraktan şekillendirdikten sonra ona Kendi ruhundan üflemiş ve böylece Hz. Adem hayat kazanmıştır. Yine insanı ana rahminde yarattıktan sonra, ona Kendi ruhundan üflemiş ve onu ruh sahibi bir insan haline getirmiştir. Bu, ayetlerde şöyle haber verilmektedir:
Hani Rabbin meleklere: “Gerçekten Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım” demişti. “Onu bir biçime sokup, ona Ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın.” (Sad Suresi, 71-72)

2) Ruh kelimesi Kuran’da, “Ruhu’l-Kudüs” ve “Ruhu’l-Emin” kavramları ile Cebrail (a.s.) için kullanılmıştır.
Ruhu’l-Kudüs kavramı, Kuran’da dört yerde geçmektedir:
Andolsun, Biz Musa’ya Kitab’ı verdik ve ardından peş peşe elçiler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya da apaçık belgeler verdik ve onu Ruhu’l-Kudüs (Cebrail)’le teyid ettik… (Bakara Suresi, 87)
İşte bu elçiler; bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Onlardan, Allah’ın kendileriyle konuştuğu ve derecelerle yükselttiği vardır. Meryem oğlu İsa’ya apaçık belgeler verdik ve O’nu Ruhu’l-Kudüs’le destekledik… (Bakara Suresi, 253)
Allah şöyle diyecek: “Ey Meryemoğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu’l-Kudüs ile destekledim…” (Maide Suresi, 110)
De ki: “İman edenleri sağlamlaştırmak, Müslümanlara bir müjde ve hidayet olmak üzere, onu (Kur’an’ı) hak olarak Rabbinden Ruhu’l-Kudüs indirmiştir.” (Nahl Suresi, 102)
Ruhu’l-Kudüs, “ruh” ve “kudüs” kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. “Kudüs” kelimesinin aslı “kuds”dür ve “mukaddes, mübarek” anlamlarına gelir. Ruhu”l-Kudüs, “herhangi bir şaibe ile lekelenme ihtimali olmayan, mukaddes ve temiz ruh, vahiy meleği, Cebrail” demektir. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, V, 3125).
Ruhu’l-Emin de, Ruhu’l-Kudüs ile eş anlamlıdır. Kuran’da yalnız bir ayette geçmektedir:
Gerçekten o (Kur’an), alemlerin Rabbinin (bir) indirmesidir. Onu Ruhu’l-Emin indirdi. (Şuara Suresi, 192-193)
3) Ruh kelimesi ile Yüce Allah’ın vahyini bir başka deyişle ayetleri ifade edilmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Kullarından dilediklerine, melekleri emrinden olan ruh ile indirir: “Benden başka İlah yoktur, şu halde Benden korkup-sakının, diye uyarın.” (Nahl Suresi, 2)
“Ruh”un gerçek manasını ise, Allah’tan başka kimse bilmez. Çünkü bu husus, Yüce Allah tarafından şöyle haber verilmiştir:
Sana Ruh’tan sorarlar; de ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir.” (İsra Suresi, 85)

İNSAN RUHUNA İLİŞKİN KURAN’DA HABER VERİLEN DİĞER KONULAR NELERDİR?

Yüce Allah, Kuran-ı Kerim’de insanlara ruh hakkında az bir bilgi verildiğini haber vermiştir. Bununla birlikte insan ruhuyla ilişkili bazı konularda da Kendi kanunlarını insanlara bildirmiştir. Örneğin Kuran’da “… Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur” (Rad Suresi, 28) ayetiyle haber verilen konu insan ruhuna ilişkin önemli bir sırdır. Ayette bildirildiğine göre, ruhun gerçek sahibi olan ve kalplerin Yaratıcısı Yüce Allah, yarattığı sistemlerin işleyişini de açıkça haber vermektedir. Buna göre insanın yapması gereken, yaratılışına uygun olan yaşam ve davranış şeklini sergilemektir. Bir başka deyişle insan, yaratılışının amacı olan Allah’a kulluk etme görevine uygun şekilde hareket etmelidir.
İnsan, iman ettiğinde, güzel ahlak sahibi olduğunda, Allah’ı yücelttiğinde, tevekküllü ve şükredici bir tavır sergilediğinde hem ruhen hem bedenen sağlıklı ve huzurlu olacaktır. Allah’a inanan, O’na dua eden, O’na güvenen insanların, diğerlerinden hem ruhsal hem de fiziksel olarak daha sağlıklı olmalarının nedeni, yaratılışlarına uygun davranmalarıdır. İnsanın yaratılışına aykırı olan felsefe ve sistemler ise, insanlara hep acı, hüzün, sıkıntı ve bunalım getirmektedir. Allah’ın haber verdiği bu kanuna uyulmadığında mutluluk ve huzur bulmak kesinlikle mümkün değildir.
İnancın Sağlıklı Yaşam Üzerindeki Etkileri
İman ile insan ruhu arasındaki özel ilişki, tıp dünyasında da çeşitli araştırmaların da konusu olmuştur.
Harvard ÜniversitesiTıp Fakültesi’nden Dr. Herbert Benson’ın dini inanç ve bedensel sağlık arasındaki ilişkiyi inceleyen kapsamlı araştırmaları, bu konuda dikkat çekici sonuçlar vermiştir. Benson, inançsız bir kişi olmasına rağmen, Allah’a olan inancın ve ibadetlerin insan sağlığı üzerinde başka hiçbir şeyde görülmeyecek derecede olumlu bir etki meydana getirdiği sonucuna varmıştır. Benson, “diğer hiçbir inancın, Allah’a olan inanç gibi zihne huzur vermediği sonucuna” vardığını açıklamaktadır. (M. Grant Gross, Oceanography, A View of Earth, 6. baskı, Englewood Cliffs, Prentice-Hall Inc., 1993, s. 205)
Seküler bir araştırmacı olan Benson’ın vardığı sonuç, kendi ifadesiyle, insan bedeninin ve zihninin “Allah’a iman etmeye göre ayarlı” olduğudur. (Rod R. Seeley, Trent D. Stephens, Philip Tate, Essentials of Anatomy & Physiology, 2. baskı, Mosby-Year Book Inc., St. Louis, 1996, s. 211; Charles R. Noback, N. L. Strominger, R. J. Demarest, The Human Nervous System, Introduction and Review, 4. baskı, Lea & Febiger, Philadelphia, 1991, ss. 410-411)

İmanın Olgunlaşmasının İnsana Kazandıracakları
İnsan ruhuna ilişkin Kuran’da haber verilen bir başka gerçek ise, ruhun dünya nimetlerinden alacağı zevkin değişken olabileceği ve bu zevkin imanın olgunlaşmasına paralel olarak artış göstereceğidir.
Allah insanın ruhunda, güzelliğe karşı bir duyarlılık hissi yaratmıştır. Ancak, bu estetik anlayışının açığa çıkması ve gelişmesi, insanın imanı sonucunda kazandığı akıl ile doğrudan ilişkilidir. Bir kişinin imanının olgunlaşması ve cennete duyduğu özlem, Allah’ın izniyle güzelliklerden alacağı zevki de artırır.
Allah Kuran’da, samimi iman sahibi müminlere vaat edilen cennet ortamındaki güzellik ve estetik anlayışını detaylı bir şekilde bildirmiştir. Ayetlerde haber verildiği üzere Yüce Allah, cenneti insan ruhunun en hoşlanacağı ve en etkileneceği nimetlerle donatmıştır. İnsanı “en güzel surette” var eden Allah, onu her türlü güzellikten, estetikten ve sanattan zevk alacak fıtratta yaratmıştır. Mümin de dünyada, cennetteki ortamların benzerlerini gördüğünde büyük bir zevk alır ve bu nimetler için Allah’a şükreder.

İSLAM ALİMLERİ RUH HAKKINDA HANGİ İZAHLARDA BULUNMUŞLARDIR?

* İnsanı canlı kılan ruhun mahiyeti, insanın bedeninde gördüğü fonksiyonu, cisimle birleşmesinin şekli ve bağlantısı Allah’tan başka hiç bir kimse tarafından bilinemez. (Kurtubi)
* Ruh, yüce, nurani ve hayat sahibi bir varlıktır. Ancak, duyu organlarıyla hissedilebilecek cisimler gibi değildir. Bir anlamda, suyun gül içinde dolaşması gibidir. Bedende dolaştığı müddetçe ona bağlı olarak tüm organlara hayat verir. (Alusi ve Ibn Kayyım el-Cezviyye)
* Allah Teala, kıyamet gününe kadar Adem (a.s.)’dan olacakların tamamını huzurunda toplamış, önce onları ruh haline getirmiş, sonra onlara şekil vermiş ve de onları kendi nefisleri üzerine şahit tutarak “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuştu. (İbni Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri)
* İlim erbabı (bilgili kişiler) ruhların bedenlerden önce olduğu ve Allah’ın onları konuşturup şahit kıldığı hususunda ittifak etmişlerdir. (hemfikirdirler) (Ebu Hureyre r.a.)

* Ölüm meleği tarafından ruh kabzolunur, (tutulur) bedenden geri alınır, kıyamet gününe kadar geçici olarak kalacağı alemde “Berzah Alemi” alıkonulur. Dünya ile ahiret arasında bir geçiş olan Berzah Alemi’nin mahiyetini ancak Allah Teala bilmektedir. Ancak, Berzah Alemi’nde ceza veya mükafat ruhlar üzerinde etkili olur. Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur. (Tirmizi)
* Ruhlar bedenlerden daha net birbirinden ayrılırlar. Bedenlerin birbirine benzemesi, ruhların birbirine benzemesinden daha fazladır. Yüce ruhlar, melekler bir beden içinde bulunmadan birbirinden ayırt edildiğine, cinler de yine birbirinden farklı olduğuna göre; bir beden içinde gelişen insan ruhları da elbette birbirinden farklıdır ve ayırt edici özelliklerini korurlar. (İbn Kayyım el-Cezviyye)
* Ruh, kabirde cesede girecektir. Yalnız bu bedene hayat verme şeklinde değildir. Kabirde ruhun cesetle irtibatı, uykuda bedenle irtibatı gibidir. (El-Cevahir fi Tefsiril kuran)
* Ruh, zîhayat, (hayat sahibi) zîşuur, (şuur sahibi) nûrânî, vücud-u harici giydirilmiş; (fiziksel olmayan) camî, (bir çok özelliği olan) hakikatdar, (gerçek) külliyet kesbetmeye müstaid (sonsuz olmaya uygun) bir kanun-u emrîdir. (Allah’ın bir kanunudur) (Bediüzzaman Said Nursi)
KURAN’DA ZEKA VİCDAN VE RUH
ZEKA NEDİR?
Zeka, en bilinen anlamıyla insanın düşünme, gerçekleri algılama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamıdır. İlk kez karşılaşılan ya da ani olarak gelişen olaylara uyum sağlayabilme, anlama, öğrenme, analiz yeteneği, beş duyunun, dikkatin ve düşüncenin yoğunlaştırılması, ayrıntılara dikkat edilmesi zeka sayesinde gerçekleştirilir. Zekanın farklı tanımlarının olmasına karşılık, zekaya ilişkin teorilerin tümünde zekanın, kişinin doğuştan sahip olduğu, çoğunlukla kalıtımla kuşaktan kuşağa geçen ve merkezi sinir sisteminin işlevlerini kapsayan; deneyim, öğrenme ve çevreden kaynaklanan etkenlerle biçimlenen bir birleşim olduğu belirtilir.
Zeka yaşamın ilk on yılında büyük bir gelişme kaydetmektedir. Bu süre içinde en hızlı gelişme ilk iki yılda gerçekleşir. Başlangıçta davranışları sadece birkaç refleksten oluşan bebek, iki yıl sonunda Allah’ın bir yaratış mucizesi olarak kendi başına yürüyebilen, konuşabilen, bazı problemleri çözebilen, neden-sonuç ilişkisi kurabilen, basit planlamalar yapabilen, hatırlayabilen bir kişi haline gelir.
Zekanın Yeri: Beyin
Zekanın beyinde yer aldığı kabul edilir. Bir insan beyninde 10 milyardan fazla sinir hücresi bulunmakta, her bir hücre ortalama 10.000 hücre ile bağlantı içerisinde çalışmaktadır. Nöron adı verilen bu sinir hücrelerinde sinyaller, çok karmaşık elektro-kimyasal olaylar zinciriyle meydana gelen ve sayısı saniyede 1000’e kadar çıkabilen titreşimler halinde iletilmektedir.
“Bir kişi yeni bir ortamda karmaşık problemler çözerken beyninin hangi alanlarını kullanır?” sorusu, zekanın iki temel unsuru olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bunlar “yeni bir bilgiyi işleme hızı” ve “belleğin hızı”dır. Zeki kişiler kısa süreli belleklerinde daha çok sayıda bilgi tutabilmekte ve bu bilgiler üzerinde çeşitli işlemler gerçekleştirebilmektedirler.
Araştırmalar daha zeki insanların, beyin aktivitelerini daha küçük alanlara sığdırarak, karmaşık işlemleri çözümleyebildiklerini göstermektedir. Bu kişilerin beyinlerindeki aktive olan alanlar, o iş için kendilerine gerekli olan alanlardır. Daha az yetenekli kişilerin ise aynı işlem için beyinlerinde çok daha geniş bir alanı aktive etmeleri ve bunun için de çok daha fazla enerji harcamaları gerekmektedir. Kısaca bilimsel bulgular, daha zeki beyinlerin daha verimli çalıştıklarını ortaya koymaktadır. Peki bunun sebebi nedir?
Beynin yapıtaşları sinir hücreleri yani nöronlardır. Nöron adı verilen sinir hücreleri, diğer hücrelerden farklı olarak dendrit ve akson denilen bölümlere sahiptir. Dendrit çok sayıda kısa uzantıdan oluşur ve hücrenin kökleri gibidir. Aksonlar ise hücrenin gövdesinden çıkan uzun, tek bir parçadan oluşan, uyarıların gönderildiği ince liflerdir ve beyne mesajların taşınmasında görev alırlar. Beynimizdeki sinir hücrelerinin yüz trilyon bağlantı noktası vardır. Bu bağlantı noktalarında büyük bir moleküler trafik sürekli devam eder. Her sinir hücresinde, bilgiyi almak üzere bulunan dendrit ve hücrenin uzun bölümünü oluşturan ve bilgi çıkışını sağlayan aksonların çevresi onları korumakla görevli miyelin adlı bir maddeyle kaplıdır. Hücreler arası bilgi aktarımı da sinapslar sayesinde olur. Sinapslar komşu sinir hücrelerinin birbirlerine çok yaklaştıkları fakat tam olarak değmedikleri küçük bölümlerdir.
Kişiler arasındaki zeka farkları, sinir hücresi temel alındığında, dendrit sayısı, nöron sayısı, sinaps sayısı, sinapslardaki bilgi aktarımının kalitesi ya da miyelin kalitesi gibi birçok alandan kaynaklanabilir. Ancak sözü geçen alanların hiçbirini, ölçmek ve değerlendirmek mümkün değildir.
Bu nedenle, zekanın biyolojik temellerini anlamamıza yardımcı olabilecek iki değişik model vardır.
1. Miyelin Hipotezi
Bir elektrik kablosu daha iyi izole edildiğinde, nasıl elektriği daha hızlı iletir, daha verimli çalışır ve kısa devre yapma olasılığı azalırsa, daha sağlam şekilde miyelinle kaplanmış aksonlar da, daha çabuk ve daha az kayıpla çalışırlar. Bu görüş, kişinin gelişimiyle de desteklenmektedir. Kişinin öğrenme hızı yaşamının 15. yılına kadar hızlıdır ve 65. yıldan sonra da düşmeye başlar. Bu zamanlama, miyelinin oluşumu ve tekrar yıkılması ile de paraleldir.
2. Nöral Ayıklama Hipotezi
Kişinin beynindeki sinaps sayısı hep aynı kalmaz. Kişi büyüdükçe, beyinde yeni bağlantılar oluşur. Ancak bu bağlantılar zaman içinde gerilemeye başlar. Bu sürece “nöral temizleme/ayıklama” adı da verilir. Yaşamın ilk beş yılında oluşan bağlantılar, yaşamın 15. yılına kadar ayıklanmaya başlar. Zeka geriliği olan kişilerin ölümlerinden sonra beyinlerinde yapılan incelemeler, bu kişilerin beyinlerinde alışılmışın dışında yüksek sayıda sinaps olduğunu göstermiştir. Bunun açıklaması, bu kişilerin beyinlerinde gereğinden fazla bağlantı olduğu, yani çok fazla şeyin çok fazla şeyle bağlantı kurduğudur. Buna karşılık “deha” olarak tanımlanan kişilerin beyinlerinde, belki de bu temizleme ya da ayıklama işlemi çok verimli bir şekilde gerçekleşmiş ve sadece gerekli sinapslar beyinde saklanmış olabilir. Bu da, bu kişilerin beyinlerinin küçük bir bölümünü kullanmalarını ve daha az enerji harcamalarını açıklayabilir.
Sinapslar, iki nöronun akson terminallerinin uçlarındaki boşluklardır. İki nöron arasındaki iletişim, ‘sinaps’ denilen bu bağlantı noktalarında kurulur. Nasıl bir telefon santrali sayesinde aynı anda, çok sayıda insan birbirleriyle konuşabilirse; benzer şekilde bir nöron da sinapsları kanalıyla çok sayıda nöronla aynı anda haberleşebilir.
Beynin kendisinin de sinir hücrelerinden oluştuğu düşünüldüğünde, kendi kendini araştıran, inceleyen, analiz edenin bu hücre bağlantılarının ötesinde bir şuur olduğu apaçık bir gerçektir. Elbette bu şuur, beyni oluşturan sinirler, yağ tabakası ve sinir hücrelerine ait değildir. Bu nedenle bu soruya herşeyin maddeden ibaret olduğunu iddia eden materyalistler ve Darwinistler cevap verememektedirler. Çünkü bu şuur, Allah’ın yaratmış olduğu RUHtur. Allah bütün bu algıları her insanın ruhu için ayrı ayrı yaratmaktadır. Bu algıları yaratan Allah mutlak tek varlıktır.
Beyinde Ne Nerededir?
  • Sağ beyin (beynin sağ lobu) yeni fikir üretebilmeye, duygulara, seslere ve renklere, hayal gücüne, sezgilere ve soyut algılamalara daha yatkın çalışmaktadır.
  • Sol beyin (beynin sol lobu) mantıklı, sistematik ve analitik düşünmeye, yazı ve sayılara, ölçme değerlendirme ve eleştirmeye daha yatkın olarak çalışmaktadır.
İnsan beyninin bu özellikleri farklı zeka alanlarının tanımlanmasına, zeka testlerinin çok çeşitli kategorilerde ölçümler yapmalarına neden olmuştur.

Zeka Testleri ve IQ
Stanford-Binet Testinde zeka yaşı, çocuğun hangi yaş aralığına giren skoru aldığına göre belirleniyor. Örneğin, 5 yaşındaki bir çocuğun zeka testindeki performansı yüksekse, zeka yaşının daha yüksek olduğu söylenebiliyor.
IQ = (Zihinsel Yaş / Kronolojik Yaş) x 100
Zeka bölümlerinin (IQ) karşılıkları şöyledir:
IQ 0- 25 arası “ağır gerilik”
IQ 26-50 arası “orta gerilik”
IQ 51-75 arası “hafif gerilik”
IQ 76-90 arası “sınır zekalılar”
IQ 91-110 arası “normal zeka”
IQ 111-125 arası “ileri zeka”
IQ 126-140 arası “üstün zeka”
IQ 140-155 arası “çok üstün zeka”
IQ 156-ve üzeri “deha”
Zeka Ve Akıl Farkı
Zeka ve akıl çoğu zaman aynı anlamda kullanılsa da tamamen farklı iki kavramdır. Zeka, sebep ile sonuç arasındaki bağlılıkları bulmak, benzerlik ve farklılıkları anlamaktır. Akıllı bir insan, zekanın sağladığı tüm avantajları kullanmasının yanında, zeki bir insanın sahip olmadığı bir kavrayış ve yeteneğe de sahiptir.
Akıl, insana zekanın çok üstünde bir anlayış kazandıran, derin düşünebilme, doğruyu bulabilme ve her konuda çözüm getirebilme yeteneğidir. Dahası akıl, hayatın her alanına hakim olan ve pek çok konuda başarı sağlayan bir yetenektir. Kişinin doğruyu yanlıştan ayırabilmesini ve böylece yaşamın her safhasında en doğru şekilde düşünebilmesini, en sağlıklı değerlendirmeleri yapabilmesini ve en isabetli kararları alabilmesini sağlamaktadır. Akıl sahibi bir insan, karşılaştığı olaylarda pek çok insanın göremediği detayları görebilir, ince teşhisler yapabilir ve olaylardan doğru ve hikmetli sonuçları çıkarabilir. İleriye yönelik projelerde çok aşamalı düşünebilir, karşılaşılabilecek durumları önceden tespit edebilir ve kusursuz planlamalar yapabilir. Aynı şekilde geçmişteki tecrübelerini de en iyi şekilde değerlendirerek, bunları en gerekli yerlerde en akılcı şekilde kullanabilir.
İnsana bu yeteneği kazandıran yegane özellik ise imandır. Allah, iman edip Kendisi’nden korkup sakınan insanlara Katından özel bir anlayış verir. Kuran’da Allah korkusunun insana kazandırdığı bu anlayış şöyle ifade edilmiştir:
Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir. (Enfal Suresi, 29)
VİCDAN NEDİR?
Allah Kuran’da müminlere mütevazi olmalarını emretmektedir. Ancak bu tevazunun nasıl uygulanacağını, hareketlere nasıl yansıtılacağını mümin aklıyla bulur. Aklıyla bulduğu bu tavırları uygulamasını sağlayan güç ise, vicdandır.
Mümin günlük hayatta sürekli olarak birkaç seçenek arasında seçim yapmak durumunda kalır. Karşılaştığı seçenekler içinde, Allah’ın rızasına en uygun olanını, dinin menfaatlerine en yararlı olanını seçmekle yükümlüdür. Bu seçimi yaparken Kuran’ın doğrultusunda hareket etmeli ve vicdanının hakemliğine başvurmalıdır. Çoğunlukla, muhatap olduğu seçenekler karşısında vicdanı ilk olarak devreye girer ve hangi seçeneğin Allah’ın rızasına daha uygun olacağını ona söyler. Ancak ikinci aşamada hevası da devreye girecek ve onu diğer alternatiflere yöneltmeye çalışacaktır. Bunun için de genellikle insana mazeretler fısıldar. Kuran’da nefsin öne sürdüğü bu “mazeret”lere sık sık dikkat çekilmektedir.
Mümin, nefsinin fısıldadığı tüm mazeret ve bahanelere kulaklarını tıkamalı ve vicdanının kendisine gösterdiği ilk doğruyu uygulamalıdır. Kuran’da müminlerin vicdanına dair verilen örnekler, insanı bu konuda düşünmeye yöneltmelidir. Bir ayette, Peygamberimiz döneminde savaşa çıkamadıkları için gözlerinden yaşlar süzülen müminlerden şöyle söz edilir:
“Allah’a ve elçisine karşı ‘içten bağlı kalıp hayra çağıranlar’ oldukları sürece, güçsüz-zayıflara, hastalara ve infak etmek için bir şey bulamayanlara bir sorumluluk (günah) yoktur. İyilik edenlerin aleyhinde de bir yol yoktur. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde “Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum” dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur.” (Tevbe Suresi, 91-92)
Peygamber Efendimizin yaşadığı dönem düşünüldüğünde savaşa çıkmanın görünüşte, son derece tehlikeli olduğu hatırlanacaktır. Ancak buna karşın müminler Allah yolunda savaşmak için büyük bir istek duymaktadırlar. Sahabeler ölüme ya da yaralanmaya gittiklerini bilerek savaşmak istemektedirler. Bu ayetlerde haber verilen davranışlar, Kuran’da kastedilen vicdanın örneklerindendir.

RUH GÜZELLİĞİ NASIL KAZANILIR?

 İnsan ruhu güzellikten zevk alacak şekilde yaratılmıştır. Her zaman en kusursuz olanı ve mükemmeli arar. En ufak bir detay bile gözüne çarpar, dikkatini çeker. Ancak insan, özlemini duyduğu kusursuz fiziksel güzelliği dünyada tam olarak hiçbir zaman bulamaz. Bu güzelliğe ancak cennette sahip olacaktır. Buna karşılık cennetteki sonsuz ve kusursuz yaşama ve nimetlere, bu dünyada kazanacağı ruh güzelliği ile kavuşacaktır. Ruh güzelliği ise yalnızca Kuran ahlakının yaşanması ile kazanılabilir. Yüce Allah’a iman eden, her şeyin karşılığını O’ndan bekleyen ve Yüce Allah’ın sınırlarını koruyarak Kuran ahlakını yaşayanlar, ruh güzelliğine, asalet ve izzete sahip olabilirler. Böyle bir insan, şartlara ve kişilere göre değişmeyen, çıkar peşinde koşmayan, haysiyetli, tevazulu, şerefli ve asil bir tavra sahip olur. Yüce Allah Kuran’da gerçek ahlak güzelliğine, dolayısıyla da ruh güzelliğine sahip olan kullarının sonsuz hayatlarını geçirecekleri yerin cennet olduğunu şöyle bildirmiştir:
“Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva (istek ve tutkular)dan sakındırırsa, Artık şüphesiz cennet, (onun için) bir barınma yeridir.” (Naziat Suresi, 40-41)
RUH GÜZELLİĞİ NASIL KAZANILIR?
Akıl Sahibi Olmak Ruh Güzelliği Kazandırır
Hırs ve bencil tutkular, insanın kalbini kararttığı gibi aklının da kapanmasına sebep olur. Kıskançlık, maddi değerlere karşı duyulan tutkulu istek, fakir kalma, sahip olduklarını kaybetme, hastalanma gibi geleceğe yönelik korkular insanın aklını kapatır. Eğer insan bu duyguların esiri olursa niçin yaratıldığı, Yüce Allah‘a nasıl kulluk etmesi gerektiği gibi asıl aklını kullanması gereken konuları unutur. Bu nedenle ruh güzelliğinin en önemli şartlarından biri aklın açık ve berrak olmasıdır.
İnsanın aklının gelişmesi, kalbinin “Allah’ın zikri” ile dolmasına bağlıdır. Yüce Allah’ın büyüklüğünü ve yaratışının mükemmelliğini düşünen, O’nun nimetlerini anan, O’nu yüceltip, tesbih eden ve O’na ibadet eden bir kimse Yüce Allah’ı tanıyıp O’na itaat ettikçe hırslardan, korkulardan, bencil tutkulardan arınır ve ruhunu temizleyerek gerçek ruh güzelliğine kavuşabilir.
Ruh güzelliğini amaçlayan akıl sahibi kişiler öğüt alabilen ve başkalarından gelen doğruları kolaylıkla kabul edebilen, temizlenip arınmayı şiddetle isteyen kimselerdir. Bu nedenle Allah, onların bu ahlakını, “Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar…” (Zümer Suresi, 18) ayetiyle haber vermektedir.
Nefsi Fücurundan Temizlemek Ruh Güzelliği Kazandırır
Yüce Allah, insanı yaratırken nefsini düzenlemiş ve ona “fücur” (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ilham etmiştir. Bu konuyu Allah Kuran’da şöyle bildirmiştir:
“Nefse ve ona ‘bir düzen içinde biçim verene’, sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). (Şems Suresi, 7-8)
İnsanın, ayetlerde bildirilen kötülükten temizlenmesinin yolu ise, bu kötülüğün varlığını kabul etmesi ve Rabbimiz’in gösterdiği biçimde ondan sakınmasıdır.
Mümin, Kuran ahlakının verdiği bilgi ve terbiye sonucunda nefsinin içinde kötülük bulunduğunu ve ondan sakınması gerektiğini öğrenir ve kabul eder. Ancak, Yüce Allah’ın varlığının, birliğinin farkında oldukları ve Rabbimiz’in hükümlerine karşı gelmekten sakındıkları için de nefislerindeki fücuru (inkara, günaha ve isyana girişmek, fasık olmak, yalan söylemek, başkaldırmak, karşı gelmek, haktan yüz çevirmek, nizamı bozmak, ahlaki çöküntü vb) örtmez, açığa çıkarıp vicdanını dinleyerek bunları temizler ve Yüce Allah’ın ilham ettiği şekilde ondan sakınır. Kuşkusuz bu son derece önemli bir özelliktir. Çünkü fücurdan sakındığı için, ruhunda yaşadığı bu güzelliği maddi ve manevi olarak hayatının her safhasına taşır ve bu şekilde de ahlakında oluşan temizliği dışa yansıtmış olur.
Vicdanın Sesini Dinlemek Ruh Güzelliği Kazandırır
Yüce Allah Secde Suresi’nde insana Kendi Ruhundan “üflediğini” şöyle haber verir:
“… O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden (sülale’den), basbayağı bir sudan yapmıştır. Sonra onu ‘düzeltip bir biçime soktu” ve ona ruhundan üfledi…” (Secde Suresi, 7-9)
Bu nedenle müminin sahip olduğu tüm güzel vasıflar, aslında Yüce Allah’ın kendisine “üflemiş” olduğu ruhta mevcuttur. Dolayısıyla insanın içinde, kendisini sürekli olarak doğruya çağıran yanılmaz bir pusula vardır. Bu pusula insanı doğruya yönelten vicdandır. İnsan sürekli olarak bu sese kulak verdiği ve Kuran’da bildirilen hükümleri tam olarak kavradığı takdirde, daima doğru yolda ilerleyecek ve Yüce Allah’ın kendisine bahşettiği ruhu güzelliğe kavuşacaktır.
Ruh Güzelliği Müminlerin Dış Görünümlerine de Yansır
Ruh güzelliğinin en önemli özelliklerinden biri bu güzelliğin sahip olan kişinin dış görünüşüne de yansımasıdır. Kuşkusuz dış görünüşle kastedilen öncelikli olarak, Allah’ın ruh güzelliğine sahip olan kullarına nasip ettiği nurdur. Bu nur aynı zamanda her görende etki meydana getiren ve kişiye güven duyulmasına vesile olan bir rahmettir. Samimi ve tevazulu bir mümin Allah’a tevekkül etmenin, fıtratına uygun olan Kuran ahlakını yaşamanın getirdiği rahatlık, huzur ve imanının etkisiyle göze çok heybetli görünür. Şüphesiz Peygamber Efendimiz (sav), samimi imanın kazandırdığı ruh güzelliğinin fiziksel görünümde meydana getirdiği heybet ve etkiye en güzel örneği oluşturur. Sevgili Peygamberimiz (sav)’in görenlerde hayranlık uyandıran dış görünümü bir hadis-i şerifte şöyle aktarılmıştır:
Hz. Hasan (ra) naklediyor:
“Resulullah Efendimiz (sav), yaradılıştan heybetli ve muhteşemdi. Mübarek yüzü, dolunay halindeki ayın parlaklığı gibi nur saçardı. Orta boyludan uzun, ince uzundan kısa idi. Saçları kıvırcık ile düz arası idi; şayet kendiliğinden ikiye ayrılmışlarsa onları başının iki yanına salar, değilse ayırmazlardı. Uzattıkları takdirde saçları kulak yumuşaklarını geçerdi. Peygamber Efendimiz (sav)’in rengi, ezher’ul-levn (pek beyaz ve parlak renk) idi, yani nurani beyazdı. Alnı açıktı. Kaşları; hilal gibi, gür ve birbirine yakındı. Boynu, saf mermerden meydana gelen heykellerin boynu gibi gümüş berraklığında idi. Vücudunun bütün azaları birbiri ile uyumlu olup yakışıklı bir yapıya sahipti…” (Et-Tirmizi İmam Ebu İ’sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 2. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s. 18-22-23)
Müminler Ruh Güzelliğinin Getirdiği Cennet Benzeri Ortamı Henüz Dünyada İken Yaşamaya Başlarlar

Müminler Kuran ahlakının kazandırdığı ruh güzelliği ile, dünyevi hırsların peşinde koşan kendi istek ve tutkularına kapılarak çok büyük bir nimet kaybına uğrayan inkarcıların aksine, huzurlu, mutlu, güven dolu bir ortam içinde dostça, kardeşçe, hoşgörü ile yaşarlar. Sabırlı, itidalli, akıllı, makul, dengeli, affedici, şefkatli, sevgi dolu, güzel ahlaklı olmanın derin imani zevki ile dünyada da cennet benzeri bir ortam oluşturabilmek için ciddi bir çaba harcarlar. Bulundukları ortamlarda diğer mümin kardeşlerinin güzel ahlaklarına da şahit olarak bu şekilde hem her an Allah’ı anarlar hem de cennete olan özlemleri artar. Çünkü bu hoşnutluk ve güzellikler, cennette Allah’ın izniyle sonsuza kadar artarak sürecektir.
Ruh Güzelliği Kazananlar Cennetle Müjdelenirler
Yüce Allah’a gönülden iman eden Müslümanları dünyada da ahirette de diğer insanlardan ayıran en önemli fark, ruh güzelliğidir. Bu nedenle tüm müminler için ruh güzelliğine sahip olmak, büyük önem taşımaktadır. Sonsuz rahmet sahibi Rabbimiz’in Kuran-ı Kerim’de detaylı olarak bildirdiği güzel ahlak özelliklerine sahip olmak için samimi bir çaba harcamak ve Kuran’da bildirilen yasaklardan titizlikle sakınmak ise bir kişinin ruh güzelliğine sahip olması için Allah’ın izniyle önemli birer vesile olacaktır. İman eden her insan, Allah’tan korkarak, O’na itaat ederek, O’nun hükümlerini yerine getirip, helal ve haram sınırlarını koruyarak, nefsinin heva, istek ve bencil tutkularından korunarak, Yüce Allah’ın beğendiği ruh güzelliğine kavuşup, felaha (büyük kurtuluş ve mutluluk) ulaşabilir. Bu müjde bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmiştir:
“…Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları Kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orada süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir.” (Mücadele Suresi, 22)
İnsan, vicdanına uyduğu sürece, Yüce Allah’ın bazı sıfatlarının tecellilerini üstünde taşır. Rabbimiz’e ne kadar yakınlaşır, ne kadar teslim olursa, Yüce Allah’ın üstün ahlakını daha çok kazanır ve mükemmel bir ruh güzelliğine ulaşarak, “yaratılmışların en hayırlısı” (Beyyine Suresi, 7) olmayı umabilir.
Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinden birinde cennetteki ruh güzelliğinin oluşturduğu bu ortam şöyle tarif edilir: “… Kalpleri, tek bir kimsenin kalbi gibidir. Aralarında ihtilaf, husumet yoktur…” [Kütüb-i Sitte-14, s. 449/3]
Ruh güzelliğine sahip olan bir mümin, aklından ve vicdanından her türlü kötülüğü uzaklaştırmıştır. Kuran’dan habersiz kimselerin son derece normal karşıladıkları kin, kıskançlık, zalimlik, bencillik gibi birtakım çirkin özellikleri ruhunda asla yaşatmaz. Yüksek bir ahlaka özendiği için, yüksek bir ruha sahiptir.
Ruh Güzelliğini Kaybeden Kişilerin Dış Görünümleri Nasıldır?
Din ahlakına uygun olmayan bir yaşam süren insanlar, iman etmedikleri için mutsuz ve manen tatmin bulamayan bir hayat içindedirler. Kendi istek ve tutkularına göre yaşayan, nefsi ve hevası ne emrediyorsa tereddütsüz ona uyan bu kişiler müminlerin sahip olduğu ruh güzelliği ve asaletten uzaktırlar. Çevrelerinde de kendileri gibi insanlar olduğundan daima mutsuz, üzüntülü, bunalımlıdırlar, sürekli bir arayış içerisinde çırpınarak ömürlerini geçirir ve yapayalnız hayatlarını yitirirler. Bu kesim içinde çok genç yaşta da olsalar, maddi olarak her türlü imkana da sahip olsalar, bunalıma giren, uyuşturucu kullanan, mutsuz olan insan sayısı çok fazladır ve bu ruh hali toplumun iman etmeyen tüm kesimlerine yansımıştır.
Allah için sabretmeyi, tevekkül etmeyi ve Yüce Allah’a yönelmeyi bilmeyen ve Kuran ahlakının getirdiği ruh güzelliğini yaşamaktan uzak olan bu insanlar:
  • Yaşadıkları imani boşluk ve tevekkülsüzlükleri sebebiyle sağlıklarını kolaylıkla yitirebilir, çok çabuk hastalanabilir, en basit bir hastalıktan bile kolayca iyileşemeyecek şekilde etkilenirler.
  • Çabuk üzüldükleri, karamsar oldukları için güzelliğine çok önem verdikleri bedenleri de karanlık ruh hallerinin etkisiyle henüz genç yaşta yıpranmaya ve yaşlanma alametleri göstermeye başlayarak bozulur.
  • Fiziki anlamda gösterişli bile olsalar, dikkatli bakıldığında bedenlerinde yoğun hastalık belirtileri göze çarpar. Gözleri canlılığını yitirmiştir, bakışları donuk olur.Yüz kaslarının kasıldığı, doğal olmadığı çok rahat anlaşılır, ciltleri kalınlaşır, damarları çıkar, ellerindeki kemikler belirginleşir. Yine ciltlerinde genel bir sararma hakim olur.

MATERYALİZM RUHUN KAYNAĞINI ASLA AÇIKLAYAMAZ

Allah’ın varlığını inkar eden materyalist düşünceye en büyük darbeyi vuran, materyalistlerin düşünmekten ve konuşmaktan en çok çekindikleri konu, ruhun varlığıdır. Çünkü ruh, Allah’ın varlığının ve insanın yaratılışının açık delillerinden biridir.
Oysa bu, ne bilimsel ne de mantıksal açıdan savunulabilecek bir iddiadır. Materyalistlerin insan ruhuna ait özelliklere böyle bir açıklama getirmelerini zorunlu kılan, onların maddeci ön yargılarıdır. Maddenin ötesinde bir varlığın mevcut olduğu gerçeğini kabul etmemek için, insan zihnini maddeye “indirgemeye” çalışmakta ve bu amaçla akıl ve mantıkla bağdaşmayan iddialara yönelmektedirler.
Bilim yazarı John Horgan, “indirgemecilik” adı verilen söz konusu materyalist düşünceye bağlı olmasına karşın, Francis Crick’in bu iddiasının kabul edilemez olduğunu ve içine düştüğü çelişkiyi şöyle itiraf eder:
Bir bakıma Crick haklı. Biz nöron paketinden başka bir şey değiliz. Aynı zamanda, ne tuhaftır ki nörolojinin yetersiz olduğu anlaşıldı. Aklı nöronlarla açıklamak, aklı kuark ve elektronlarla açıklamaktan daha fazla bir kavrayış ve fayda getirmedi. Birçok alternatif indirgemecilik (reductionism) var. “Biz özel gen paketinden başka bir şey değiliz”. “Biz doğal seleksiyonla şekillenen adaptasyonlardan başka bir şey değiliz”. “Biz farklı konular için ayrılmış bilgisayar makinalarından başka birşey değiliz”. Crick’in iddiasına benzeyen bu duyuruların hepsi savunulabilir, ancak hepsi yetersizdir. John Horgan, The Undiscovered Mind: How the Human Brain Defies Replication, Medication, and Explanation , s.258-259
Bu açıklamaların elbette hepsi yetersiz, hatta bunun yanı sıra tamamen mantıksızdır. En koyu materyalistler dahi bu gerçeğin çok iyi farkındadırlar aslında. Nitekim, Darwin’in en yakın destekçisi olarak bilinen materyalist Thomas Huxley de, “Bilinç gibi bu kadar olağanüstü birşey nasıl olup da sinir dokularının birbiriyle etkileşiminden meydana gelmiştir? Bu, Alaaddin’in lambasını oğuşturduğunda içinden Cin’in çıkması kadar açıklanamazdır.” diyerek, bilincin nöronlar arası iletişimle açıklanamayacağını ifade etmiştir. John Horgan, The Undiscovered Mind: How the Human Brain Defies Replication, Medication, and Explanation , s.229
Huxley’den günümüze, insan bilincinin nöronlarla açıklanamaz olduğu gerçeği değişmemiştir. Ancak bunun nedeni, bilimin bu konudaki bulgularının yetersizliği değildir. Aksine, nöroloji konusunda 20. yüzyılın özellikle sonlarında çok gelişmeler yaşanmış, pek çok karanlık nokta aydınlığa kavuşmuştur. Ancak bunlar, insan bilincinin asla maddeye indirgenemeyeceğini, maddenin ötesinde bir gerçeğin aranması gerektiğini ortaya koyan çalışmalardır. Nitekim, Almanya’nın önde gelen Darwinist-materyalist yazarlarından biri olan Hoimar Von Ditfurth, kabul ettikleri yöntem ile bilincin açıklanamayacağını şöyle itiraf eder:
İzlediğimiz doğa tarihi ve genetik gelişme yolu üzerinde, bilincin, ruhun, zekanın ve duygunun ne olduklarına ilişkin bir yanıt veremeyeceğimiz gün gibi aşikardır. Çünkü psişik-bilinçsel boyut, en azından bu dünyada, şu anda, evrimin gelip gelebildiği en üst boyuttur. Dolayısıyla da evrimin öteki aşama ve basamaklarına, gene bilincimiz yardımıyla, dıştan, onların üstüne yükselerek bakabildiğimiz halde, bilincin (ruhun) kendisine böyle bir yaklaşım yapabilme olanağından yoksunuz. Çünkü elimizde bilincin kendisinden daha gelişmiş bir üst merci bulunmamaktadır. Hoimar Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 3, s.13
Oysa ki, özellikle 20. yüzyılın sonlarında yaşanan bazı gelişmeler, insan bilincinin asla maddeye indirgenemeyeceğini, maddenin ötesinde bir gerçeğin var olduğunu ortaya koymuştur. Amerikalı felsefe ve matematik doktoru William A. Dembski, Converting Matter into Mind (Maddeyi Zihne Çevirmek) adlı bir makalesinde, insan beynindeki nöronların biyokimyasal işleyişinin anlaşıldığını ve bunun hangi zihinsel faaliyetlerle ilgili olduğunun tespit edildiğini belirtmiştir. Ama buna rağmen, karar vermek, istemek, akıl yürütmek gibi özelliklerin “maddeye indirgenemediğini” ve bilinci araştıran uzmanların bu indirgemeciliğin hatasını gördüklerini açıklamıştır:
… Bilinç bilimcilerinin bu olguyu (bilinci) nörolojik düzeyde anlamak ümidinden zaten vazgeçmiş oldukları görülür… Materyalizme olan bağlılık sürse de, insan aklını nöron düzeyinde açıklama ümidi artık ciddi bir düşünce değildir… William A. Dembski, Converting Matter into Mind, 1998, www.arn.org
MATERYALİSTLERİN RUHUN VARLIĞINI İNKAR ETMEK İÇİN KULLANDIKLARI SÖZDE DESTEK NEDİR?
Materyalistlerin, ruhun varlığını inkar etmek için öne sürdükleri sözde destek evrim teorisidir. Darwinizm’in sapkın iddialarına göre, insan bir hayvan türüdür. Bu akıl ve bilim dışı iddiaya kananlar da, insanın tüm özelliklerinin sözde “hayvan ataları”ndan miras kaldığını öne sürerler. Bu ise, bir insanın kendisine ve diğer insanlara bakış açısı üzerinde çok tehlikeli etkiler yapar. İnsan, bir hayvan türü olarak gördüğü diğer insanlara değer vermez, onların düşüncelerini önemsemez, hayatlarını değersiz görür. Büyük savaşlara, acımasız eylemlere, kitle katliamlarına, vefasızlık, sevgisizlik ve umursuzluğa sebep olan; Darwinizm’in beraberinde getirdiği işte bu korkunç bakış açısıdır.
Oysa insan, Allah’ın ruhuna sahiptir. Bu ruh ile akla, iradeye, vicdana, sağduyuya, doğruyu yanlıştan ayırma anlayışına da sahip olur, bu ruh ile düşünebilir, karar verebilir, yargılayabilir, yaşadıklarından ders çıkarabilir. İnsanın ruhu, Allah’ın dünyada yarattığı imtihana tabidir. Bu özelliklerin hiçbiri diğer canlılarda bulunmamaktadır ve bulunamaz da. Çünkü bunlar insanın fiziksel yapısı ile, genleri ile ilgili özellikleri değildir. Tüm bunlar insanın ruhuna ait özelliklerdir. Dolayısıyla Darwinizm’in iddiası geçersizdir, aldatıcıdır. “Mutlak madde” kavramına inanan Darwinizm, ruhun var olduğu gerçeği karşısında açıklamasızdır. İnkar edilemeyecek bir gerçek olan, “insana ait benliği” görmekte ancak bunun maddesel karşılığını aramakta ve bulamamaktadır. Kuşkusuz bulması da imkansızdır, çünkü ruh, tüm maddesel kavramlardan bağımsızdır.
Öyleyse, akıl sahibi olan insan bu gerçeği hissetmeli, ona göre onurlu, iradeli ve vicdanına uygun bir yaşam sürmelidir.
MATERYALİSTLERE SORULAR
İnsanların düşüncelerinin, muhakeme ve yargı yeteneklerinin, karar alma mekanizmalarının, sevinç, heyecan, hayal kırıklığı gibi duygularının, beyinlerindeki nöronların birbirleriyle etkileşimi olduğunu öne sürmek son derece mantıksız bir iddiadır. Konuyu biraz kapsamlı düşünen materyalistler de bunun farkındadırlar. Ünlü materyalist Karl Lashley, insan bilincinin maddeye indirgenebileceğini uzun yıllar savunmasına rağmen, kariyerinin sonlarına doğru şu yorumu yapmıştır:
Zihin-beden ilişkisi ister gerçek bir metafizik konu ister sistematik bir aldanış olarak ele alınsın, bu konu psikologlar ve insan sorunuyla ilgilenen nörologlar için bir sorun olmaya devam etmektedir… Nasıl olur da beyin, bir fiziko-kimyasal sistem olarak, bir şeyi algılayabilir veya bilebilir; ya da bunu yaptığına dair bir aldanış geliştirebilir?
Lashley, söz konusu çelişkiyi tek bir soru ile ifade etmiştir. Oysa bu konuda materyalistlerin kendilerine sormaları ve üstünde düşünmeleri gereken daha pek çok detay vardır. Aşağıdaki açıklamalar, maddeci yaklaşımın çıkmazını gözler önüne sermesi bakımından üzerinde düşünülmesi gereken konulardan birkaçıdır:
Düşüncelerin, heyecan ve duyguların nöronların bir ürünü olduğunu söylemek, tüm bunların aslında nöronları meydana getiren şuursuz atomların hatta atomların alt parçacıkları olan kuarkların, elektronların ürünü olduğunu iddia etmek ile aynıdır.
Şuursuz atomlar, sevinmeyi, acıyı, heyecanı, müzikten zevk almayı, lezzeti, dostluğu, sohbet zevkini bilemezler.
Şuursuz atomlar Darwinist ve materyalist olup, biraraya gelip kitap yazamazlar.

Şuursuz atomlar, elektron mikroskobunun altında kendilerini veya kendilerinin biraraya gelip oluşturduğu sinir hücrelerini inceleyip, bu incelemelerinden bilimsel sonuçlar çıkartamazlar.
Acaba, “bilinç beynimizdeki nöronlarda” derken tam olarak ne kast etmektedirler? Nöronlar da diğer hücreler gibi hücre zarı, mitokondri, DNA, ribozom gibi materyallerden oluşur. Acaba bilinç, materyalistlere göre, bunların neresindedir? Bilincin, nöronlar arasındaki kimyasal reaksiyonlar ve elektrik sinyallerinden doğduğunu zannediyorlarsa, yanılmaktadırlar. Çünkü bize bildikleri bir “bilinçli kimyasal reaksiyon” söyleyemezler. Veya belirli bir voltajda “düşünmeye” başlayan bir “elektrik akımı” gösteremezler.
Materyalistler, bu konular üzerinde samimi olarak düşündüklerinde, kendilerinin de, diğer tüm insanların da nöron yumağından veya atom yığınından çok daha farklı varlıklar olduğunu kavrayacaklardır. Beyin uzmanı Wolf Singer, bir materyalist olmasına rağmen, karşı karşıya kaldığı bu gerçeği şöyle itiraf etmiştir:
Evrenin bu en karmaşık maddesinde kendisini “Ben” olarak algılayan bir “şey” var. (Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi, 7 Temmuz 2001, sayı 746, s. 18; DerSpiegel, 1/2001, Nilgün Özbaşaran Dede)
Bu bilim adamının ifade ettiği “şey”, Allah’ın insana verdiği ruhtur. İnsan, sahip olduğu bu ruh ile, düşünebilen, sevinebilen, heyecanlanabilen, fikirler üreten, aksi fikirlere karşı çıkabilen, onur, saygı, sevgi, dostluk, vefa, samimiyet, dürüstlük gibi kavramları bilen bir varlıktır. Nöronlar ve onları oluşturan atomlar ise düşünemezler, karar veremezler, felsefi fikirler öne süremezler, sevgi, şefkat hislerini bilemezler. Bunu, materyalistlerin çoğu da tek başlarına kaldıklarında bilmekte ve kabul etmektedirler. Ancak maddeci ön yargılarını, bilimselliğin ve aklın gereği sanma yanılgısında oldukları için bu apaçık gerçeği kabullenmemektedirler. Oysa, materyalizmi savunmak uğruna içine düştükleri durum ve kabul ettikleri akıl dışı mantıklar, onlara çok daha büyük bir zarar vermektedir. “Düşüncelerimiz atomlarımızın, sadece nöronlarımızın ürünüdür” diyen bir insanın, düşlerini gerçek zanneden veya akıl almaz masallar uydurup sonra bunlara kendi inanan bir insandan hiçbir farkı yoktur.
Gerçek olan ise şudur: İnsan, Allah’ın kendisine verdiği ruhu taşıyan, bu ruh ile düşünen, konuşan, sevinen, kararlar alan, medeniyetler kuran, ülkeler yöneten bir varlıktır.

RUHTAKİ HAFİFLİĞİN TEHLİKESİ

 “Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir.” ( Hac Suresi, 74)
Ruhlarında ‘hafifliği’ barındıran insanlar Allah’ın ayette bildirdiği, ‘Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemeyen’ kimselerin konumuna girmekten sakınmalıdırlar. Allah’ın insanlara gösterdiği sonsuz yaratılış delillerini görmezden gelen, Allah’ın ahirette vereceği sonsuz cehennem azabını düşünmeyen ve hayatlarını şeytanın kontolünde bomboş geçiren bu insanlar, kendilerini derin düşünmekten uzaklaştıracak her türlü basit ve akılsızca eylemin içine girerler.
Kendilerini sürekli, imandan uzak kalmalarını sağlayan o ‘hafif ve basit ruh halinde’ tutararak yaşarlar. Allah korkusundan kaynaklanan asil bir ruha sahip değillerdir. Hayatlarının her aşamasında hep asaletten, üstün ahlak özelliklerinden en uzak ruh halini tercih ederler. En avami, en basit tavırlardan, çirkin ve tiksinti veren şeylerden zevk alırlar. Derinlikten ve onun getireceği derin ahlak özelliklerinden ise şiddetle kaçınırlar.
Asil bir ruha sahip olmak, ancak Allah’ın dilemesiyle iman eden müminlere ait bir özelliktir. Bu özellik Allah’ı derin düşünen Müslümanlara Allah’ın verdiği bir lütuftur. Nefislerine uymayarak yaşamlarını Allah’a adayan ve ahirette Allah’ın rızasını uman müminlerin sürekli tefekkür ettikleri konulardan biri de cehennemdir. Bu gerçeklerin şuurunda yaşamaları ve tüm bunları derinlemesine düşündükleri için de ruhlarında ‘hafifliği’ barındıramazlar. Rabbimiz, her an Allah’tan korkup sakınarak yaşayan, Allah’ın rızasını, Kuran ahlakını, ölümü, cenneti, cehennemi düşünen Müslümaları, imanda kararlı ve güçlü ruh yapısına sahip bir ahlaka yöneltir. Böylece müminler sürekli daha güzel ahlaklı, daha akıllı ve daha asil ruhlu olurlar. Cennet özlemi içerisinde oldukları içinde sürekli kötü ve çirkin şeylerden yüz çevirir; hep kendilerini Allah’a yakınlaştıracak vesileler ararlar. Daha güzel ahlakı aramaktan hiç bıkmadan, zevkle ve sabırla nefislerini eğitirler. Bunun sonucunda da müminler, inşaAllah Rabbimiz’in, “İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selamla karşılanırlar. Orda ebedi olarak kalıcıdırlar; o, ne güzel bir karargah ve ne güzel bir konaklama yeridir.” (Furkan Suresi, 75- 76) ayetleriyle vaadettiği cenneti umabilirler.
“RUHU DERİNLEŞTİRMEK” İÇİN
Allah’a olan sevgilerini ruhlarında en derin şekliyle yaşamak isteyen müminler, “Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakının ve (sizi) O’na (yaklaştıracak) vesile arayın…” (Maide Suresi, 35) ayetiyle bildirildiği gibi, kendilerini Allah’a yakınlaştıracak her yolu denerler. Yaşamlarını, dünyadaki değil ahiretteki sonsuz hayata göre ayarlamışlardır. Bu nedenle dünya hayatındaki asıl amaçları Allah’ın rızasını kazanmak ve sonsuz hayatları için cennete layık olabilmektir. Allah’a derin bir sevgiyle bağlanır ve Allah’ın Kuran’da bildirdiği ahlaka tam olarak uyarlar. Yaşadıkları her anı Allah’ın yarattığını bilir ve insanların rızasını düşünmeksizin mutlaka Allah’ın hoşnutluğunu hedeflerler.
Müminler yeryüzündeki herşeyin Allah’ın bir tecellisi olduğunu bildikleri için, birbirlerindeki üstün özellikleri de Allah’ın yaratma sanatının tecellileri olarak görürler. Dünyadaki tüm güzellikler gibi, Allah’ın beğendiği ahlakı yaşayan müminlere olan sevgilerinin bir sebebi de zaten budur. Bir insanın Müslüman olup Allah’ın sınırlarını koruması, Kuran’a uygun olarak güzel ahlak özelliklerini arttırması, nefsine uymayıp her zaman vicdanından yana tavır göstermesi müminlerin çok hoşuna gider. Gördükleri her güzel özellikte birbirlerine olan sevgileri daha da artar. Müminlerin birbirlerindeki bu güzel ahlakın, Allah’ın üstün ahlakının tecellisi olduğunu bildiklerinden, asıl olarak Rabbimiz’i tefekkür edip Allah’a olan sevgileri sürekli olarak artar. Bu vesileyle ruh derinlikleri de kat kat artar.
Bir insanın ruhu ancak iman ve Allah sevgisiyle derinleşir. Ruhun derinleşmesi, bir müminin ahiretteki sonsuz cennet nimetlerinden zevk alabilmesi, kıymetini bilebilmesi ve Allah’ın lütfunu takdir edebilmesi için kesin olarak gereklidir. Dünya hayatında derinleşmeyen, kof ve yüzeysel kalan bir insan, dünyadaki nimetleri, Allah’ın kendisi için lütfedip yarattığı güzellikleri göremeyen ya da bunları gereği gibi takdir edemeyen bir insanın, cennetteki kusursuz ve sonsuz güzellikteki nimetlerden zevk alabilmesi elbetteki söz konusu olmaz. Bunun için öncelikle dünya hayatında bu ahlakı yaşaması; ruhunu derinleştirmesi ve güzelliklerden, nimetlerden, Allah’ın üstün tecellilerinden derin bir zevk alabilecek bir ruh zenginliği elde etmesi gerekir.
Allah dünya hayatında insana çok kısa bir ömür vermiştir. Ve süratle geçen bu zaman, müminin imanını geliştirip Allah’a yakınlaşması, ruhunu derinleştirmesi için tek fırsattır. Trilyonlarca değil katrilyonlarca değil, “sonsuz hayat” olan ahiret, dünya hayatıyla kıyaslandığında dünyada geçirilen vakit ‘TEK BİR SANİYE BİLE DEĞİLDİR’. O yüzden Allah’ın verdiği bu ruhu dünya hayatının boş amaçları uğruna harcamak yerine asıl hayat olan ahiret hayatı için İMANLA DOLDURUP en güzel şekilde hazırlamak gerekir.